Sayfalar

4 Puan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Puan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2016 Perşembe

Stefan Zweig, Dostlarla Mektuplaşmalar [Kitap Yorumu]

Bu kitapta Stefan Zweig'in ünlü ve kişilikleri birbirinden olabildiğince farklı altı edebiyatçı ile yazışmasını okuyacaksınız.
Onlarla görüş alışverişinde bulunması, dostluklar kurması hatta Arthur Schnitzler ile baba-oğul gibi olması...
Freud'a beslediği hayranlık...

Tüm bu mektuplar, kitaplarını çok sevdiğimiz  Zweig'in  hayatına merakla bir bakış atma isteği uyandırıyor.

Zweig mektupları için diyor ki: ''Mektupları okuyacak zamanınız ve keyfiniz var mı şu sıralar? Olacağını umarım.''

Olmaz mı :)

Biraz araştırdım da  Zweig üne kavuştuğunda daha çok gençmiş. o yıllarda tanıştığı, kendinden oldukça yaşlı ve ünlü yazarlarla yapmış olduğu bu mektuplaşmalar da günümüzde belge niteliği taşıyormuş.

İlginç... Çok ilginç bir kitaptı.

Altı yazar... Günümüzde 'unutulmamış' altı yazar.
Mektuplar ad görüyoruz ki Zweig, Rainer Maria Rilke ile görüş alışverişinde bulunmuş. Sigmund Freud'a hayranı büyük. Her ikisi de Yahudi ailelerden geliyormuş ve Nazi döneminde İngiltere'ye beraber kaçarak dostluklarını pekiştirmişler.
Arthur Schnitzler'i hep ustası olarak görmüş. Onunla rahatça edebiyatı tartışıyor. Ama asıl ustası, 'Büyük Usta' dediği kişi Maksim Gorki.  Gorki'nin yanında Tolstoy'un bile başarıya ulaşamadığını düşünüyor.
Eleştirel yaklaştığı, görüşünün yanlış olduğunu düşündüğü kişi ise Hermann Bahr. Bu fikrini belirtirken bile saygısından ödün vermemiş tabi.

Yazarları tanımak ayrı, onların aralarında ki yazışmaları okumak ayrı bir deneyimdi gerçekten de.
Soluksuz, merakla, bir çırpıda okudum, bitirdim.

Stefan  Zweig'in kitaplarını sevenler, onu tanımak için Dostlarla Mektuplaşmalar'ı okumalı.

''Yaşamda mektupların tuhaf bir rolü vardır. Onları severiz, sonra onlar unutulur, yitirilir, fakat günün birinde yine anımsanırlar.''




16 Kasım 2015 Pazartesi

Eşekarısı Fabrikası, Iain Banks [Kitap Yorumu]


 Uzun zamandır baskısını aradığım fakat bulamadığım Eşekarısı Fabrikası Koridor Yayınları'ndan çıktığı gibi okumak için elime aldım bile. Nitekim elime almamla bitirip kenara koymam da bir oldu.

Kitap; ‘Çocuk ve şiddet romanları’ arasında sayılabilecek en önemli eserlerden biri. Aynı zamanda da en 'sertlerinden' biri. Bu kitabı okurken şok olma haline alışacaksınız.

Nasıl anlatayım bilmiyorum. Bazı kitaplara kurulan cümleler eksik kalır ya o durumdayım. Eşekarısı Fabrikası beni de tam manasıyla bitirdi diyebilirim.

Türü belki biraz gotik çokça da psikolojik gerilim, benim halimde şuan aynen öyle.

Şaşkınlık içerisindeyim. Böyle bir kurgu ile karşılaşmayı beklemiyordum.
Arka kapak yazısını okumuş olan herkes gibi bu roman Frank'ın hikayesi sandım. Onun yaptıkları ve ona yapılanlar... Ama bu hikaye Frank'ın tüm ailesini kapsıyor diyebilirim ve ailesinde tek bir normal insan da yok. Hepsi manyak. Zır deli...
Fakat bir anlamda da bizim gibi: Aldatılmış, yanlış yola saptırılmış, intikam peşinde koşsa da ideal şeyler için çırpınan. Evet bu biziz. Hepimiziz. Hepimizin öyküsüydü Eşekarisi Fabrikası.
Feminizm yanlısı, çarpık bir kitaptı belki...

Yazarın da dediği gibi; " Çocuklar da muhtemelen yetişkinler kadar şiddet düşüncesine yatkınlar; sadece bunları koyabilecekleri sofistike bir ahlaki çerçeveleri yok o kadar."
Aslında düşünüyorum da, bence yetişkinlerin de yok.

Eşekarisi Fabrikası herkesin okuması gereken bir kitap...

''Bir keresinde saatin bakır tonlarindaki her iki ziline birden birer eşekarisi bağlamıştım, sabahları saat çaldığında o küçük çekiç her ikisini de ezerek öldürüyordu.Ve bende alarm çalmadan uyanıp onları izliyordum.''

31 Ekim 2015 Cumartesi

Tess'in Gözyaşları, Pepper Winters [Kitap Yorumu]


Spoi İçerir

"Nesin sen, Köle?"
"Ben seninimEfendim."


Yorum yazacağım ama ekranın başında kalakaldım. Kitabın hangi yönünü anlatayım bilemiyorum. İlk kırk sayfa da hayal kırıklığına uğradım. Kız ezik bir karakter; ''Allah bilir vıcık vıcık aşkın olduğu bir cinsellik kitabı dahadır,'' dedim.  Hatta iki gün elime bile almadım kitabı. Sonra başladım hadi devam ettireyim diye düşündüm. Allah'ım! Allah'ım! İyi ki de devam etmişim. Nasıl özgün bir konusu var. Soluksuz okudum! Devamını istiyorum! Devamı bir an önce çıksın, alayım, okuyayım istiyorum.

Fakat değinmeden de geçemem, bu kitap bdsm. Bunu da yazar çok iyi yansıtmış. Tecavüz var. Bıçakla, sadece fantazi olarak... Kırbaçlama, kan yemini, efendi - köle ilişkisi, bağlanma, uyuşturucu ve insan kaçakçığı ile fahişeliğe zorlanma... Ben bu kitaba yaş sınırı +22 derim... Yaşı küçük olan, bu tür de okumayı sevmeyen eline almasın çünkü beğenmez.

Ben belki de kitabın bu kadar uç nokta da olmasını sevdim. Bilindik aşk hikayelerinden, bdsm deyip tutkulu aşka dönen romanlardan öyle sıkılmıştım ki... Tess'in Gözyaşları yeni bir soluk getirdi. :)

Gelelim konusuna. :) Tess, erkek arkadaşı Brax ile Avustralya'dan kalkıp taa Meksika'ya tatile gidiyor. Brax çok şirin. Şirin olduğu kadar da sıkıcı. :) Üzgün olduğunda sarılabileceğin birisi. Tess yalnız kalmaktan o kadar korkuyor ki ona gerçek benliğini bile açamıyor: Kırbaç ve sert seksten hoşlandığını yani. :) Aslında kendine bile itiraf edemiyor diyebilirim. Fakat Meksika'da kaçırıldıktan ve efendisi olacak Q'ya satıldıktan sonra hem kendisini kabullenmeyi öğreniyor hemde olduğundan daha güçlü olduğunu fark ediyor.
Q'ya gelirsek... Q, Tess'in efendisi. Onu ehlileştirmeye, itaat etmesini sağlamaya çalışıyor. Zorbalıklar ediyor. Çünkü Tess onun malı; net. :) Fakat canavarca da olsa onu arzuluyor da. Tess'imiz de az değil. O da bu arzuya karşılık veriyor.

Benim beğenmediği tek bir yönü vardı; o da Tess'in başına gelen şeyleri çarpık arzularına bağlamasıydı. Kaldı ki başına gelen şeyler bu anlattıklarımla da sınırlı değil. Okumanız lazım. :)

Bu kitapta duygu değişimleri o kadar ani ve o kadar sert ki nefesinizi kesiyor.

Bu tarz okuyabiliyorsanız bu kitabı kaçırmayın derim.

Bir de Arkadya Bitter'e eleştirim olacak. :) Kapak görseli çok kötü. Pembe en nefret ettiğim renktir.. Bu yayın evinin kuruluş amacı belli. Ne türde kitaplar çıkaracaklarını duyurdular. Bence orijinal kapakları kullanmalılar ya da ona uygun görseller.


Alıntılar


                          "Sen benim  olmayabilirsin ama ben giderek daha çok senin oluyorum."


"Özgürlüğüm esaretindedir, Q. Sadece senin yanındayken uçabilirim."


Tess Snow.
Tess esclave.
Benim.
Her şeyiyle benim.




23 Ekim 2015 Cuma

Elantris / Brandon Sanderson [Kitap Yorumu]


 Bir kitap daha okunmuşlar listeme girdi; yeni yorum geldi. Yorumum biraz spoi içerebilir, şimdiden uyarayım. :) Çünkü bu kitap hakkında ki düşüncelerimi nasıl aktarayım bilemiyorum.

Bu yazarın kalemini çok merak ediyordum. Çok fazla ismini duydum ve kötü yorum da okumamıştım. Elantris'de seri olmayan tek kitabı, bu yüzden ilk bu kitabıyla yazarla tanışmaya karar verdim. :) Yazarın diğer kitaplarını okuyacak mısın? Derseniz eğer: Evet, okuyacağım. Sadece bu cümleden bile Elantris'i sevdiğimi anlayabilirsiniz. :)

Elantris'i okumak biraz zor. Çok özgün bir konuya sahip. Yazarın kalemi akıcı fakat nasıl desem kitabın bir ağırlığı var. Kalın olmasından dolayı değil. Diyaloglar da çok fazlaydı; bir sonra ki sayfayı merakla çeviriyorsun. Yazarın anlatmak istediği, biz okuyucuya vermeye çalıştığı şeyleri sindirirken, düşünüp tartarken biraz zorlanıyorsun.

Elantris, fantastik bir roman olarak geçiyor ama bana göre fantastik kısmı hafif kaldı. Ya da fantastik yönünü kafamda büyütmüşüm. Bu kitap sadece fantastik değil edebiyat sevenlerin de okuması gereken bir roman. Beklentimin de üzerindeydi: Siyaset, ayak oyunları ve din konularının fantastik bir eserde çok başarılı bir kurguyla birleşimiydi.

Konusu mu? :)

Elantris bir şehir... Ve bir zamanlar o kadar parlak ve güzeldi ki tanrıların şehri olarak anılıyordu.
Güç, ışık ve büyünün şehri.
Muhteşem şehrin, muhteşem sakinleri vardı. Saçları parlak beyaz, derileri madeni gümüş renginde. Şehrin kendisi gibi parlayan sakinleri. Şehrin kendisi gibi ölümsüz. Elantrianlar tanrıydı. Ve her hangi biri tanrı olabilirdi; dilenci, soylu veya asker... Her kim bir Elatrianli olursa sıradan hayatı geride kalırdı. Ne de olsa Elantris; mutluluk içinde yaşayıp, bilgece yöneteceği ve edebiyen tapınılacağı yerdi.
Fakat...
Edebiyet on yıl önce sona erdi.

Kitap 3 kısımdan oluşuyor; Elantris'in Gölgesi, Elantris'in Çağrısı ve Elantris'in Ruhu...

Büyü ile ilgili fazla bir beklentiniz olmasın çünkü kitapta kaybolan büyü gücünü tekrar bulmaya odaklanmış. Büyü, büyücülük olayları yok. :)

Elantris üç bölüme ayrıldığı gibi üç ana karakter üzerinden konuyu anlatıyor; Raoden, Sarane ve Hrathan.

Raoen; Arelon ülkesinin kralının oğludur fakat kendini bir sabah lanetlenmiş olarak bulur. O artık bir Elantris'li bir Elantrian'dır. Yani yaşayan bir ölüdür. Fakat diğer Elantrian'lıların aksine durumunu kabullenmez. Bunun yerine Elantris'i yaşanabilecek bir yer yapmaya karar verir. Elantris'in eski büyüsü Aon'ları bulmaya ve onları geri getirmeye uğraşır.

Sarane; Teod ülkesinin prensesidir ve Raoen ile hiç karşılaşmamış olmalarına rağmen onun nişanlısıdır. [Ah şu eski zamanlar ve politika için evlenenler] Sarane kitapta daha çok ülkenin çöküşünü kurtarmaya çalışan prenses rolünde yer alıyor.

Hrathan ise Arelon'u shu-dereth dinine geçirip Fjor ülkesinin eyaleti yapmaya çalışmaktadır. Sarane'nin asıl savaştığı şey de bu işte. Fakat Hrathan oldukça zeki biri...

Kitabın görünürde ki kurgusu bu... Bu üç kişinin din ve politika için zaman zaman kendileri ile savaştığı bile oluyor. Tüm bunları yazar başarılı bir şekilde tasvir etmiş. Çok güzel cümlelerle bize aktarmış, anlamlı aforizmalara yer vermiş. Yavaş başlayıp sonradan hız kazanan bir roman haline getirmeyi başarmış.

Benim beğenmediğim tek bir yer vardı. O da savaşın neden başladığı? Sebebi neydi? İki mezhep var. Fakat bunların arasında ki bu derece artan sürtüşmeyi tetikleyen şey neydi? Yazar belki buna da biraz daha yer verebilirdi.

Fakat lafın özü şu ki; kurgu dahice, kalemi sürükleyici. Karakterler desen başarılı bir şekilde kurgulanmış. Daha ne?

Kitaplığınız da en az bir Brandon Sanderson kitabı olsun. Elantris'i okuyun. :) Zaten sonra diğer kitaplarını da muhakkak okursunuz. :)





11 Ekim 2015 Pazar

Erospa, Meltem Arıkan [Kitap Yorumu]


Vay canına!

Kitap bitti ama bende bittim. =) Anlamaya çalışıyorum, anlamlandırmaya. Bir kitaba yorum yazmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Bazı kitaplar anlatılmaz, okunur ya işte Erospa'da o kitaplardan biriydi. Nasıl anlatsam bilemiyorum. Kitabın türünü bile söyleyemiyorum. Kitap hayatı ve ölümü anlatmaya yönelik. Kitap kendimizi ve başkalarını anlamaya yönelik. Siyaset kitabı. Fantastik roman. Bu kitapta çok şey var...

Meltem Arıkan'ın çok merak ediyordum. Düşünce ve İfade ödüllü yazar sonuçta fakat hiç bu kadar beğeneceğimi düşünmemişti. Kabul herkes sevmez bu romanı. 150 sayfalık kitap ama öyle oturup 1 saatte okuyabileceğin bir roman değil. İnce ama göründüğünden ağır. Dolu dolu... Etkileyici.

***

Kitap farklı zamanlarda geçiyor. Bir de günlük bölümleri var.

Farklı zamanlarda dört isim var; dört karakter. Üçü zaten aynı kişi; Erospa. Erospa'nın geçmişi, bugününü ve geleceği... Bir de Redmind var ki ona birazdan değineceğim. =)

Günlük bölümleri ise üçüncü kişinin ağzından. Benim için o üçüncü kişi yazarın kendisiydi.

''Romanımı yazarken ilk defa, bu romanda roman kahramanlarını bile kimin belirlediğine artık emin olamıyorum. Ben mi? Yazar mı? Yazarla ben aynı kişi miyim?''

Gelelim Redmind'e... Bundan sonrası spoi içeriyor şimdiden uyarayım. =)

Redmind'e ajan diyebiliriz. =) Teşkilat sibergerillarla yani hacker'larla ilgini bir birim oluşturuyor. Redmind'de hackerların operasyonlar düzenledikleri geniş bir organizasyonun peşinde. Hackerların hackerı avatarı Erospa olanı yakalamaya çalışıyorlar. Fakat Erospa tam bir dahi ve hayalet gibi. Yakalaması imkansız. Redmind onu yakalayabilmek için hackerlar hakkında bir araştırma kitabı hazırlayan gazeteci olarak HelloKitty adlı bir kadın ile görüşmeye gidiyor. Bu nokta da işe fantastik öğeler karışıyor. Burası çok ilginç; onların konuşmasına üçüncü bir kişi katılıyor. Wikka. Konuşan bir kobra yılanı. Aslına ben kitaba fantastik öğeler karışmasın isterdim çünkü kitapta o kadar güzel aforizmalar var ki... Her neyse; Redmind kendisine uyuşturucu verildiğini sanıyor. Ben delirdiğimi falan sanırdım. =)

Wikka, Erospa'ya daha genç bir kızken onu koruyup kollaması, yola göstermesi için Ana Server tarafından yanına gönderiliyor. Ana Server tanrının annesi tanrıça olarak adlandırılmış kitapta. o hem gerçek hem de değil. Hem var hem yok gibi... Anlatamıyorum ki =) Benim için bir nevi yapay zekaydı. Tabi yılanı kanlı canlı bizim dünyamıza yollayana, dowland edene kadar.

Kitabın bir kısmı böyle işte... Sonu ilginç yerlere bağlanıyor. Okuyup görmelisiniz. İnsanlık yok mu olacak? Varlığına devam mı edecek? Merak etmez misiniz?

Okuyun =)




23 Eylül 2015 Çarşamba

Kor Adası / Kimberley Freeman [Kitap Yorumu]


[Spoi İçerir]

Ailevi- dram ve geçmişle günümüzün birleşimi denilince favori yazarlarımdan biri Kimberley Freeman. Eşsiz bir anlatımı var. Kaleminin yanı sıra  kurgusu da her zaman ki gibi büyüleyiciydi. İnsan elinden bırakmak istemiyor.

Aşk, dram, öfke... Vicdan azabı, aile olmanın önemi ve kadının olmanın zorluğu. Kitap bir çok şeyi bir arada barındırıyordu. Kor Adası, her yönüyle zengin bir romandı ve Arkadya Yayınları'nın her zaman ki baskı kalitesi ile çevirmenin becerikliliğiyle de tadından yenilmez bir hale gelmişti. =)

Kor Adası'nda, yazımın başında da belirttiğim gibi geçmişle günümüzün kusursuz birleşimini okuyoruz. 1891 İngiltere'sin de kabul gibi bir hayat yaşayan Tilly ve 2012 yılında 'yazmakta sıkıntı çeken' ünlü yazar Nina. Ortak noktaları ise Avustralya; Kor Adası'nda ki malikane de yaşamış Elenor. Kafanız karıştı değil mi? Elenor kim dediniz bir an? =) Hemen anlatıyorum...

Tilly'nin hayatı hep zorluklarla geçiyor. 1891'de kadın olmak, üstelikte zengin bir kadın olmak zor. Çok zor. Büyük babasından başka kimsesi de yoksa hele... Büyük babası öldüğünde erkek olduğu için tüm zenginlik iğrenç bir akrabasına kalıyor. Kendisi ise pespembe hayallerle James diye biri ile evleniyor. Akrabası kadar iğrenç bir herif olamaz derken James'in gerçek yüzü ortaya çıkıyor. James, Tilly'nin elinde avucunda ne varsa alacak bir adam. Onu deli olduğuna inandırıp, tımarhaneye kapatmak isteyecek bir adam. Tabi tüm bunları da metresiyle planlayacak küçük bir adam... Pislik herif! Ama sonra bum! Öyle bir şey oluyor ki; Tilly vicdan azabı ile kendini oradan kaçarken buluyor. Nereye mi? Elbette Kor Adası'na. =)
Kor Adası'nda yerel cezaevi müdürünün kızı Elenor'a mürebbiyelik yapmaya başlıyor. Elenor'un babası Starling'e ise aşık olması kaçınılmazdı. =)

''Geçmişin bedelini ödemeden bir insanın geleceği olabilir mi?''

Tilly geçmişte bıraktığı sırlarla her gün vicdan azabı çekerken Starling ve kızıyla bir aile kurabilecek mi dersiniz?

2012 yılında Nina ise, yazar tıkanıklığı yaşadığı için Kor Adası'nda ki büyük büyükannesi Elenor'un malikanesine yerleşir. Orada hem yazmaya çalışacaktır. Hem de kalp kırıklığını hafifletecektir. Nasıl mı? Yeni bir aşk, yeni bir hayat, yeni bir sen =)=)=) [Şu yorumumu şarkı sözlerine de bağladım ya helal olsun bana, hangi kafadaysam. =)] Ah! Tabi Nina'nın da bir sırrı var... Çok satan romanlarını Elenor'un taslakları sayesinde yazmış olabilir.

İki değil aslında, üç ayrı hikaye. Zengin karakterler, duygusal anlar ve kadınların dayanışması. Müthiş bir kitaptı. 

Ben Kimberley Freeman'ın yeni romanını sabırsızlıkla bekliyorum. Size de Kor Adası'nı okumadıysanız yazarın diğer kitaplarını da tavsiye ederim. Bu yazarın kötü kitabı yok. =)


11 Ağustos 2015 Salı

Bıraktığın Yerde Bekler Mi Aşk? / Opelia London



Orijinal Adı: Playing At Love
Seri Adı: Perfect Kisses
Seri Sıralaması: 1/3
Yazar Adı: Ophelia London
Tür: Günümüz Aşk
Yayınevi: Nemesis Kitap 



İçinizi ısıtacak sıcacık bir roman.

Bıraktığın Yerde Bekler Mi Aşk?... Acaba bekler mi? =) Kitaba cuk diye oturan bir soru. Ve yine cuk diye oturacak klasik bir cümle: En büyük aşklar kavgayla başlar. Bizim durumumuz da karakterlerimiz kavga etmekten ziyade savaşsa da. =)

Kitapta, karakterler de çok tatlı. Nemesis'in yenilerinden. Kitabın kapağı da çok tatlı. Okurken elinizden bırakamayacağınız bir roman. Yazarın kalemi sade. Akıcı. Al eline uzan, o gün bitirirsin. Zira benim öyle oldu. Tess ve Jack'e kapıldım. Tamam ya kabul: Tess de kimmiş? Jack'e kapıldım. =)

Konuya girmeden önce seriden bahsetmek istiyorum. Kitap, Mükemmel Öpücük serisinin ilk kitabı. İkinci kitap Tess'in en yakın arkadaşının hayatını anlatırken üçüncü kitapta Tess'in ağabeyi'nin hikayesini okuyacağız. Ben merakla devam kitaplarını bekliyorum. Bir de seri kapakları birbirine uygun çıktı mı tadından yenilmez olur. =)

Ayrıca yorumlarımı takip eden bilir ben pek aşk romanları okumuyorum. Okuduklarımda da oldukça seçiciyim. Sadece aşka yönelik hiç bir kurgusu olmayan kitaplar beni bayıyor. Bıraktığın Yerde Bekler Mi Aşk? kitabı için diyeceği ilk şeyse kitapta geçen aşkın yanı sıra güzel bir kurgunun olup bunun başarılı bir şekilde ilerlemesiydi. O yüzden de gönül rahatlığı ile sıkılmadan okuyacağınız bir roman diyebiliyorum.

Gel gelelim konusuna =)

Tess bir koro öğretmenidir. Ve müzik bölümünün başkanıdır. Üstelik de işine ve müziğe aşıktır. [Bu kitabı okurken müzik dinleyin derim] Tabi iş hayatında ne kadar başarılıysa aşk hayatında da bir o kadar rezil haldedir. =) Eee erkek milleti. Seçici olmak lazım. Ama nereye kadar? =) Tess'in kalbi kırıklarla doludur. Kalbini kıran ilk kişide 14 yıl önce aşık olduğu Jack'dir.

Jack ise Tess'in okuluna yeni koç olarak gelir. İşi zor; takımı adam etmek. Lise öğrencileri ile uğraşmak kolay değil. Kendi gençliğimden biliyorum. Gerçi bizim Jack gibi koçumuz hiç olmadı ama... =)=)=)

Fakat Jack ve Tess'in işi zor. Çünkü okul bütçe kesintisi yapmayı planladıklarını söyler ve seçmeli derslerden biri müfredattan kalkacaktır. Bunlardan biri ya koro ya da futbol olacaktır. Tess ve Jack'in arasında ki savaş da böylece başlamış olur. 

Bir yandan işsiz kalmamak için birbirleriyle savaşırlarken bir yandan da kendi hisleriyle savaşmak zorunda kalan ikilimizi okumak tadından yenilmezdi. =) Yorumun en başında söylediğimi tekrarlayarak bitirmek istiyorum; Bıraktığın Yerde Bekler Mi Aşk? içinizi ısıtacak sıcacık bir roman.

Okuyun derim... =)=)=)




15 Mayıs 2015 Cuma

Hilekar, R. Gaye Önel [Kitap Yorumu]



Postiga Yayınları'nın kitap baskısı kaliteli oluyor. Bir çoğunun kapağı da ilgi çekici. Nitekim Hilekar'ın da baskısı kaliteliydi fakat bu defa kapak görseli ilgimi çeken ilk şey değildi. Hatta dürüst olmak gerekirse kapağını pek beğenmedim. =) Hilekar'ı duyduğum ilk an okumaya karar verdim çünkü bir Türk'ün kaleminden çıkma fantastik bir romandı. Biliyorsunuz Türk yazardan çıkma fantastik roman sayısı bir elin parmakları kadardır. Merak ettim. Nasıl etmeyeyim? Başarılı olmuş mudur?... Elime aldım, aldığım gibi de bir an olsun sıkılmadan okuyup bitirdim. 

Hilekar akıcıydı. Karakterler ilgi çekiciydi. Ve en önemlisi de çoğu Türk yazarın yaptığı hataya düşmemişti: Konu bir noktadan sonra saçmalamamıştı. =)

Gaye: Benden üç yaz küçük bir kız. Türk. Yazar. Hayal gücü benimkini üçe katlar. Kalemi iyi. Ara ara çocuksu bulduğum noktalar da oldu kitapta. Fakat yazdıkça çok daha iyi olacak bu belli. Zaten fantastik yazmak çok çok zordur ki Gaye bunu başarmış. Hele de kitaba öyle bir son yazmış ki! Ağzım açık kaldı. Kitaba başladıktan sonra beğendim deyip, sıkılmadığım için de devam ettim... Okumaya devam ettikçe serinin ikinci kitabını düşünmeye başladım. Ama kitabın sonu, o son sağ olsun! İkinci kitabı deli gibi istiyorum şuan. 
=)=)=) Gaye! Spoi ver bize Gaye! =)=)=)

Kitabın konusuna gelecek olursak... 

Hilekar; iblis avcısı Cassandra ile şeytanın oğlu, kara kanatlı, yakışıklı bir yüksek seviye iblisi olan Aidenhell'in aşk hikayesiydi. Fantastik romanda da aşka takılan bir ben varımdır yahu. =) Yani bir de tabi fantastik yönü vardı: Aidenhell'in Cassie'yi esir alması, meydan da olan bir kehanet vs. vs. var ki... Boş verin. Hayatlarında bir çok tehlike varsa ne olmuş. Aşka kim / ne engel olabilirmiş? ... Kendilerinden başka. Of! O noktaya değinmeyeceğim. Merak edin. =)

Yahu ne de güzel konusunu anlatıyorum. Aşka takılıp kaldım... Ya da benim durumumda Aidenhell'e.

Her neyse. Kitap Aidenhell'in Cassie'yi ölümden kurtarması ile başlıyor. Cassie ise ölüme, kendi iblis avcısı grubunun ihaneti üzerine yakalanıyor. Aidenhell'in onu ölüm meleğinin elinden kurtarmasının sebebi ise istediği şeyin elde etmenin tek yolunun Cassie'nin yardımından geçmesidir. Bu şekilde olaylar başlar. 

Başından sonuna tek bir an da olaysız geçmez. 

Sıkılmadan okuyabileceğiniz değişik bir fantastikti. Hem dolu dolu hem de bir o kadar yalındı. Tavsiye ederim okuyun. Seveceksiniz. Fakat unutmayın Hilekar'ın yazarı Türk. Yabancı fantastiklerle kıyaslama yapmayın.


18 Nisan 2015 Cumartesi

Paris Mimarı / Charles Belfoure (Yorum)



   Yabancı Yayınları son dönemlerde en çok dikkatimi çeken yayınevi. Kitaplarının baskı kalitesi, çevirileri, tek bir türe bağlı kalmadan çeşitli kitapları çıkarmaları ve çok dikkat çekici ayraçları ile favorim oldular. Nerede kitaplarını görsem almadan edemiyorum. En son okuduğum Paris Mimarı da bunlara dahil oldu.

   Kitabın kapağı çok dikkatimi çekmişti. Belki aranızda Schindler's List filmini izleyeniniz vardır. O filmde sokakta kırmızı paltolu bir kız vardı. Bu kitabın kapağını görür görmez onu hatırladım. Tesadüf konu da soykırımmış. Severim tarihi ele alan anlatımları. Hele ki konu soykırım ise. Bu kitapta da çok etkilendiğim yerler oldu. Almanların zamanında insanlara nasıl işkenceler yaptığını bir çok kitapta okumuş ve nerde bu tarz kitaplar varsa edinmeye çalışmışımdır. İyi ki bu kitabı da okumuşum.
   Çoğu yerde sinirlerime hakim olamadım dersem yeridir. İnsanların bir hiç uğruna keyfi öldürülmesi, açlıkları, yaşamları uğruna verdikleri mücadele vs. çok detaylı olmasa da hikayenin çerçevesinde güzel anlatılmış.

   Lucien bir mimardır. Ama savaşın getirdikleri onu işini yapmasından alıkoyuyor ve her gün biraz daha sefalete sürüklüyor. Günün birinde çook zengin bir adamdan bir teklif alır. Tabii bu teklifin maddi olarak getirisi çok yüksektir. Ama çok da tehlikeli. Bu teklifte Almanların deli gibi aradığı bir adamı saklanması için biye yer yapması istenir. Lucien her ne kadar istemese de teklifi kabul eder.
Zaten olayların büyük bölümü de bundan sonra başlar. İlk başta yaptığı şeye kendisi bile karşı çıkan Lucien sonraları kendide bu mücadelenin içinde yer alır.

   Açlık, savunmasızlık, hayatta kalma mücadelesi yani kısaca her yönden çoklu bir savaş. İnsan yaptığı tercihler için ne kadar ve nasıl fedakarlık yapabilir, biraz da bunu sorguluyor hikaye de.

   Eğer siz de geçmişte yaşanan olayları merak ediyorsanız, soykırım tarihi biraz ilginizi çekiyor ise bu kitabı okumalısınız. Aslında herkesin okuması gereken kitaplardan olduğunu düşünüyorum.
Hem sade anlatımıyla sıkılmadan okuyabileceğiniz, hem de beğeneceğiniz bir kitap olacaktır.

   Şimdiden keyifli okumalar dilerim :)

Bu arada bana bu tarz da kitap tavsiye ederseniz de mutlu olurum...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...