Sayfalar

Ailevi-Dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ailevi-Dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2016 Salı

Cradock Evi Hizmetçinin Kızı, Barbara Mutch [Kitap Yorumu]


1930'lar; tensel farklılıklar, zengin ile fakirin birbiriyle çatışan dünyası, zamanın doğal afetleri; kuraklık ve sel... Güney Afrika'da Beyazların ve Siyahilerin olmak üzere iki ayrı dünya.

Kitabın ana karakteri Ada. Cradock Evi'nde doğup büyüyor ve o ev üzerinden hayatı anlamlandırmaya çalışıyor. Fakat zamanın siyasi ve doğal olayları Cradock Evi'nin kapısını da çaldığında tüm ev halkı gibi Ada'da kendi payına düşeni yaşayacak.

Anlayacağınız konu bakımından dolu dolu bir kitap. Yer yer can acıtıcı, başından sonuna kadar da düşündürücü bir roman.

Yazarın kalemi biraz ağırdı okurken o yönden sıkıntı yaşadım; yavaş ilerledim fakat hep bir merak içerisinde sayfaları çevirmeye devam ettim.

Seveceğiniz bir roman.
Herkese tavsiye ederim.


23 Eylül 2015 Çarşamba

Kor Adası / Kimberley Freeman [Kitap Yorumu]


[Spoi İçerir]

Ailevi- dram ve geçmişle günümüzün birleşimi denilince favori yazarlarımdan biri Kimberley Freeman. Eşsiz bir anlatımı var. Kaleminin yanı sıra  kurgusu da her zaman ki gibi büyüleyiciydi. İnsan elinden bırakmak istemiyor.

Aşk, dram, öfke... Vicdan azabı, aile olmanın önemi ve kadının olmanın zorluğu. Kitap bir çok şeyi bir arada barındırıyordu. Kor Adası, her yönüyle zengin bir romandı ve Arkadya Yayınları'nın her zaman ki baskı kalitesi ile çevirmenin becerikliliğiyle de tadından yenilmez bir hale gelmişti. =)

Kor Adası'nda, yazımın başında da belirttiğim gibi geçmişle günümüzün kusursuz birleşimini okuyoruz. 1891 İngiltere'sin de kabul gibi bir hayat yaşayan Tilly ve 2012 yılında 'yazmakta sıkıntı çeken' ünlü yazar Nina. Ortak noktaları ise Avustralya; Kor Adası'nda ki malikane de yaşamış Elenor. Kafanız karıştı değil mi? Elenor kim dediniz bir an? =) Hemen anlatıyorum...

Tilly'nin hayatı hep zorluklarla geçiyor. 1891'de kadın olmak, üstelikte zengin bir kadın olmak zor. Çok zor. Büyük babasından başka kimsesi de yoksa hele... Büyük babası öldüğünde erkek olduğu için tüm zenginlik iğrenç bir akrabasına kalıyor. Kendisi ise pespembe hayallerle James diye biri ile evleniyor. Akrabası kadar iğrenç bir herif olamaz derken James'in gerçek yüzü ortaya çıkıyor. James, Tilly'nin elinde avucunda ne varsa alacak bir adam. Onu deli olduğuna inandırıp, tımarhaneye kapatmak isteyecek bir adam. Tabi tüm bunları da metresiyle planlayacak küçük bir adam... Pislik herif! Ama sonra bum! Öyle bir şey oluyor ki; Tilly vicdan azabı ile kendini oradan kaçarken buluyor. Nereye mi? Elbette Kor Adası'na. =)
Kor Adası'nda yerel cezaevi müdürünün kızı Elenor'a mürebbiyelik yapmaya başlıyor. Elenor'un babası Starling'e ise aşık olması kaçınılmazdı. =)

''Geçmişin bedelini ödemeden bir insanın geleceği olabilir mi?''

Tilly geçmişte bıraktığı sırlarla her gün vicdan azabı çekerken Starling ve kızıyla bir aile kurabilecek mi dersiniz?

2012 yılında Nina ise, yazar tıkanıklığı yaşadığı için Kor Adası'nda ki büyük büyükannesi Elenor'un malikanesine yerleşir. Orada hem yazmaya çalışacaktır. Hem de kalp kırıklığını hafifletecektir. Nasıl mı? Yeni bir aşk, yeni bir hayat, yeni bir sen =)=)=) [Şu yorumumu şarkı sözlerine de bağladım ya helal olsun bana, hangi kafadaysam. =)] Ah! Tabi Nina'nın da bir sırrı var... Çok satan romanlarını Elenor'un taslakları sayesinde yazmış olabilir.

İki değil aslında, üç ayrı hikaye. Zengin karakterler, duygusal anlar ve kadınların dayanışması. Müthiş bir kitaptı. 

Ben Kimberley Freeman'ın yeni romanını sabırsızlıkla bekliyorum. Size de Kor Adası'nı okumadıysanız yazarın diğer kitaplarını da tavsiye ederim. Bu yazarın kötü kitabı yok. =)


1 Mayıs 2015 Cuma

Sevginin Büyüsü, Beth Hoffman [Kitap Yorumu]

Beth Hoffman'ın adını daha önce duymamıştım. Fakat kitabın adı; Sevginin Büyüsü ve ön kapakta yer alan Kristin Hannah'ın övgüsü ile daha çıktığı ilk andan itibaren aklımı çelen bir kitaptı. Okuduktan sonra da kalbimi etkisi altına aldı. Bu yazarın yeni kitaplarını istiyorum...

Yazarın kalemi akıcı çevirisi ise dört dörtlük. Kurgu ise müthişti. Beni benden alan kurgusuydu. Ben duygusal bir insan değildim, neler oluyor? =) Gözlerimin yaşlarla dolduğu anlarda bile kendimi kahkaha atmaktan alamadığım yerler oldu. 


Sevginin Büyüsü ilk sayfasından son sayfasına kadar insanın içine işleyen bir kitaptı. Hayata tutunmanın hikayesiydi bu roman.

Kitap daha on iki yaşında ki Cecelia'nın ağzından anlatılıyor. Yaşı çok küçük olduğu için, bunun beni rahatsız edeceğini kitabın akıcılığını bozacağını düşünmüştüm. Fakat tek bir yer de bile onun yaşının küçüklüğünü hissetmedim. Çünkü yaşadıkları onu oldukça olgunlaştırmış. Hayata bakış açıcı çok farklı yönlerdendi. Hatta bir söz vardır, kitapta da geçen: Hayatın zorluklarını yenip hayatta kalabilen kadınlar daima güçlü ve güzeldir. CeeCee'de böyle bir kız işte. Küçük kadın; güçlü ve güzel. Yaşadığı tüm zorluklara rağmen kalbi tertemiz. 


Onun cesaretini ve karakterinin derinliğini soluksuz okuyacaksınız. Hüzünlenirken bile kitaptan keyif almamak imkansız.

Kitabın konusuna gelecek olursak; Cecelia yıllardır akıl sağlığı yerinden olmayan annesiyle yaşayan bir kızdır. Daha doğrusu küçük yaştan beri annesinin bakımını üstlenmiş. Babası ise sorumluluklarını yerine getirmeyen, iş bahanesiyle şehir şehir gezen bir adam. Hatta başka bir kadınla bile ilişkisi var. CeeCee on iki yaşına geldiğinde annesini kaybeder. Babası da onu hiç tanımadığı büyük teyzesine bırakır. 'Ne baba ama,' dediğinizi duyar gibiyim. Aslında çocuğu için yaptığı tek iyi şeydi belki de.


CeeCee'nin bir yandan babasına olan nefreti, annesinin ölmüş olduğu gerçeğini kabullenememesi... Kaldı ki onun ölümünü isteyen bir kızdı. Çünkü onun ölümü ile bir anlamda özgür kaldı. Bir yandan da hiç bilmediği yer de hiç tanımadığı insanlarla yaşamaya başlaması. Ben on iki yaşında ki Cecelia kadar ne cesaretli olabilirdim ne de dik durabilirdim. CeeCee'ye hayran kalmamak elde değil.

İşte sevginin Büyüsün'de yazar tüm bunları anlatıyor. kitapta geçen dostluğu şekilden şekle giren duygularla okuyorsun. Ben etkisinden hala çıkamadım.  

Tavsiye ederim, okuyun. Beğeneceksiniz. =)




26 Şubat 2015 Perşembe

Deniz Feneri Koyu, Kimberley Freeman [Kitap Yorumu]

Aslında benim için tek bir kelime yeter tüm kitabı anlatmaya; olağanüstüydü!

Günümüz ile geçmişi kusursuzca harmanlamış yazar. En sevdiğim türlerden biri epik fantastikse bir diğeri de bu; ailevi-dram. Hayata dair; her an kendimden bir parça bulabileceğim sayfalar arasında soluksuz gezindim. Kendimi kaptırmışım... Heyecan, hüzün, sevgi hatta dehşeti hissettim ben bu kitabı okurken.

Deniz fenerine sığınan iki kadının hikayesi gibi başlıyor her şey fakat Deniz Feneri Koyu'nda yazar öyle noktalara değinmiş ve her birini öyle gerçekçi ve dolu dolu anlatmış ki yazar! Dostluk, aşk, kardeşlik bağları... Bu bağlar birbirinden ne kadar uzaklaşsa da hiç kopmamış ve kopmayacak olmasının gerçeği.

Deniz Feneri Koyu; farklı yüz yılar da yaşamış iki kadının hikayesi...
Kitapta 1901 yılını Isabella'nın ağzından, 2011'i ise iki kız kardeşin; Libby ve Juliet'in ağzından okuyoruz.
Arada yüz yıl var ama bölüm geçişlerin de bir kez olsun kopukluk yaşamıyorsun. Kimberley Freeman, kafasında yarattığı kurguyu çok başarılı bir şekilde kağıda dökmüş.
1901 yılında zaman ve keder iyi niyetini tüketmiş bir kadındır Isabella. Çocuğunu kaybetmiş bir anne, cenazesine bile gitmesine yas tutmasına izin verilmemiş bir kadındır. O çok zengin kocası ve kocasının ailesi yüzünden, kendisi olmaktan çıkmış bir anlam da o ailenin gelini yerine malları olmuş. Öyle iğrenç bir adam ki Arthur! Midemi bulandırdı!
Kitap gemi de başlıyor... Isabella ve Arthur'un gemi de olmalarının sebebi ise kraliçe için yaptıkları parlamento asası. Arthur ve Isabella'nın babası kuyumcu. Asa da Arthur Winterbourne tarafından tasarlanıyor. Tasarladıkları arasında en değerli parça da bu asaymış. Arthur, asanın çalınmasından korktuğu için yanına Isabella'yı da alıp asa ile Sidney'e doğru yola çıkıyor. Fakat Isabella'nın aklında ki; Sidney'e vardıklarında kendini kaybettirmektir. Kaçıp, aşksız evlilikten kurtulmak, New York'da ki kardeşinin yanına sığınmak ister.
Kader... Gemi batar; tek kurtulan ise Isabella olur. Yanında asa ile birlikte üstelik. Fakat öyle bir yer vardı ki; Arthur'un öleceğini anladığı... Kendisi ile birlikte Isabella'yı da derinlere çekmek istedi, onu da öldürecekti! [Hayatta böyle iğrenç insanlar da var işte.] Neyse... Isabella küçük bir kasaba da deniz feneri ve onun bekçisine sığınır. :)) Mattheww; hayatta böyle erkekler de var mı bilmiyorum ama ona Isabella ile birlikte bende aşık oldum. O, o koyda aşkı ve özgürlüğü tatsa da kocasının ailesinin de asanın peşine düşeceğinin farkındadır. Nitekim öyle de oluyor...
2011 yılını ise Libby'nin ağzından okumaya başlıyoruz. Libby on iki yıldır sevdiği adamın; Mark'ın ölümünün yasını tutmaktadır. Fakat adamın yasını tutan bir karısı ile çocukları da var...
Mark bir Winterbourne'dür. Isabella ise Deniz Feneri Koyu'ndan doğup, büyümüştür.
Onun ölümünden sonra yirmi yıldır dönmeyeceğini söylediği o koya geri döner. Bir yandan Winterbourne ailesini ve batan gemiyi araştırırken bir yandan da yirmi yıldır konuşmadığı kız kardeşi ile barışmanın yollarını düşünmektedir. Fakat Juliet için Libby bir yabancı ondan önce de düşmanından başka bir şey değilmiş... 
İşte böyle... İki kadın; hayatı alt üst olmuş gene de pes etmemiş. Onların yolunu, mutluluğunu bulmalarını okuyorsun. O iki kadın gibi güçlü olabilmeyi diliyorsun.
Deniz Feneri Koyu, kitaplığımın en kıymetlilerinden biri artık. Çok sevdim, çok beğendim. 

Tavsiye ederim, okuyun. Okutun.

•ALINTILAR•






29 Aralık 2014 Pazartesi

Gerçek Renkler / Kristin Hannah (Yorum)



                                                   Orjinal Adı: True Colours
                                                           Sayfa Sayısı: 508
                                                   Yayınevi: Pegasus Yayınevi
                                                      Yazar: Kristin Hannah
                                                      Goodreads Puanı: 3.86


   Kristin Hannah'la tanışmam açıkçası Ateşböceği Yolu ile oldu ve iyiki de oldu.Hatta kendime bile kızdım.''Niye bu kadar geç kaldım?'' diye, ama zararın neresinden dönersen kar kardır. :)

   Yazarın üçüncü kitabı Gerçekler Renkler'i bitirdim. Ama bir şey belirtmek isterim,belki benimle aynı fikirde olmayabilirsiniz ama ben daha önceki okuduğum iki kitabındaki (Ateşböceği yolu ve Kış Bahçesi) tadı alamadım. Evet, kitap kendi gerçekten çok güzel bir şekilde okutturuyor, bu da sanırım yazarımızın püf noktası. Yazarın anlatımı, hayal gücü ve kurgusu gerçekten çok güzel fakat çevirmen çok iyi çevirememiş kendinden eklediği cümleler çok olmuş, bu da nazar boncuğu olsun Pegasus'un.

   Gelgelelim konusuna kitabın; Vivi Ann, Winona, Aurora çiftlikte büyüyen üç kız kardeştir. Küçük yaşta annelerini kaybeden bu kızlar birbirlerine daha da bağlanmıştır. Winona, ailenin en zekisi olup avukat olmuştur. Water Edge, yani çiftliğin hukuksal ve mali işlemleriyle ilgileniyor. Aurora, ailenin ikincisi kendi halindedir. Richard adlı bir doktorla evlenip iki çocuk annesidir. Vivi Ann, ailenin gözbebeğidir. Her zaman babasının desteğini alan Vivi Ann, Water Edge elinde tutmak için herşeyi yapmaya hazırdır. Kasabaya gelen kızıldereli Dallas hayatlarına girene ve Vivi Ann ona aşık oluncaya kadar herşey artı ve eksileriyle devam etmekteydi. İlk önce bu ilişkiye Winona, daha sonra Harry (evin babası) karşı çıkmıştır. Fakat Vivi Ann ve Dallas hiç kimseyi dinlemeyip aşklarına devam etmiştir.Fakat bu aşkla birlikte bir çok felaket onları takip etmiştir.

   Kitapta yaşanan maceralardan, aşk, nefret, ihanet, intikam, sevgi, aile bağlılığı,kardeş kavgası yani hayatın bize getirmiş olduğu yaşanması gereken ya da yaşanması muhtemel olan her şey var. Bu kitap aynı zamanda sadece kardeşler arasındaki ilişkiyi değil, aile olma hissini taşıyan herkesin okuması gereken bir roman.

28 Aralık 2014 Pazar

Gündüz Sefası / Sarah Jio (Yorum)

   Nasıl bir hayal gücü var bilmiyorum ama Sarah Jio her yazdığıyla insanı kendine hayran bırakıyor gerçekten. İster istemez onun büyüsüne kapılıyorsunuz. Üslubu, konuysa hakimiyeti gerçekten şahane. Okurken insanın hem canını yakıyor hem öylesine kitaba bağlıyor. Şimdiye kadar hiç bir kitabını okurken sıkıldığımı hatırlamıyorum. Gerçekten gıpta edilecek bir yazar. 

   Kapağa biraz değinecek olursak, Arkadya Yayınları bu konuda o kadar başarılı ki okuyucuya sızlanma payı bırakmıyor. Ne diyebilirim ki nice güzel kapaklara inşallah :D

Gelelim her zamanki gibi içimiz acıtan ama okurken insanı hikayeye hapseden konumuza; iki kadın.. Ada ve Penny. Ada günümüzde ki kahramanımız Penny ise hikayemizin geçmişte ki kahramanı. 

   Ada işinde başarılı bir kadındır. Özel hayatında ise şans ona gülmüş ve güzel bir evlilik yapmıştı. Ona deliler gibi aşık, anlayışlı bir kocası ve bir kızı var. Bazı gittiği iş gezilerine sırf ailesiyle daha çok zaman geçirebilmek için onları da yanında götürüyordu. Son çıktıkları gezi Ada'nın hayatını tamamen altüst etti. Eşi ve kızı öldü.

   Penny annesinin isteği üzerine görgü kuralları için bir kursa yazılmıştı. Aslında bu kurs bir nevi koca bulmak içindi.
Bir gün öğretmenine kahve almak için çıktığında hayatının erkeği ile tanıştı ve kısa zaman sonra evlendiler. Eşi ünlü bir ressamdı. Her şey güzel başlamış ve güzel gidiyordu. Kocası onlar için bir tüzen ev satın aldı ve orada yaşamaya başladılar. Penny eşinin sürekli resim yapmak için atölyesinde oluşunda kendini yalnız hissediyordu. Bir çocuğu olsa belki acısı biraz diner diye düşünüyordu fakat kocası asla bir çocuk istememişti.
   Ama sonra Penny tüm yalnızlığını Collin ile giderdi. Ona aşık oldu. Ve her şey değişti.

Yüzen bir ev bu iki kadının acılarına şahit olup onların tüm sırlarını açığa çıkaracaktı. Ama bunu yapması gereken sadece evin sakladığı anılar değil Ada'nın da Penny'e karşı olan merakıydı. Bakalım sırra ortak olanlarda bunun açığa çıkmasını istiyor mu?

   Geçmiş ve geleceğin harmanlandığı, çok özel bir kurguyla bütünleşen güzel bir kitaptı. Her kadının biraz olsun kendine pay çıkaracağı, iç hesaplaşmaların yapıldığı bir hikaye. Ada ve Penny... Onların bu hikayesi okunmaya kesinlikle değdi.

                              

                         Alıntılar


''Düşüncelerini kontrol etme, derdi. Bırak aklına gelsinler. Ben de canımı acıtmalarına rağmen öyle yaptım.''

''Bundan yirmi yıl sonra, yaptığınız şeylerden çok yapmadıklarınız için hayal kırıklığı yaşayacaksınız. O yüzden düğümlerinizi çözüp halatlarınızdan kurtulun ve sığındığınız güvenli limandan uzaklara yelken açın. Yelkenlerinizle rüzgarı yakalayın. Araştırın. Düşleyin. Keşfedin.''  

20 Aralık 2014 Cumartesi

Kundakçı / Chris Cleave (Yorum)


   Bugünlerde okuduğum bir çok kitap beni çok farklı hissettirdi. Bunlarda biri de Kundakçı. Yazarın dili pek alışık olmadığım bir tarzı ve bu beni zorladı. Kitap imla kurallarından yoksun yazılmış ve bunu yazarın anlatım şekline bağlı kalmak açısından yapıldığı yazılmış. Bana göre buna hiç herek yoktu. Çünkü okurken bir çok yeri tekrar etmeme sebep oldu. Anlama zorluğu çektim ne yapayım. :)

   İlk sayfaların bir bölümünde kitaba övgü yağdırılmış. Hem de çok iyi bildiğimiz yerlerden. Hımm bunlar nasıl kitap okuyup değerlendiriyor dedim endi kendime. Konu kötü demiyorum. Sadece anlatım tarzı insanı çoğu yerde sıkıyor. Ve kitap okurken, okuduğum kitap da diyalog olmasını isterim ben. Düz bir yazı değilde ahenkli olması gerek. Ne bileyim hani bir çok kitapta vardır ya bölüm 1 felan. Öyle olsun isterim. İnsan bazen sıkıldığında nefes almalı. Ama bu kitapta nefes almak için baya bir yol katetmek gerekiyor. Yoksa anlatımın herhangi bir yerinde ara verirseniz sonradan biraz geriden başlamak gerekiyor.

   Kundakçı'dan önce okuduğum Gölge Hırsızı kitabındaki küçük çocuğun kitapta adı hiç geçmemişti ve alın işte bu kitapta da kadının adı yok. O yüzden ne diye hitap edeceğim bilmiyorum. Neden normal kitaplar beni bulmaz veya neden ben sürekli bu tarz kitapları bulurum. :)

   Konusu; eşi ve oğlunu maça gönderen kadın bir kaç gün önce tanıştığı bir gazeteci ile kendi evinde maçı izlerken sevişmeye başlarlar ve tam o sırada maç sahasında büyük bir patlama olur. Kadın birden kısa bir şok yaşar ve sonrasında hemen sahaya giderler. Gördükleri karşısında travma geçirir. Gözünü açtığında kendini hastanede bulur ve kısa süre sonra oğlu ve kocasının patlamada öldüğünü öğrenin. Kitap burdan sonra kadının psikolojik travmasını anlatır yani kadın bir yerde kafayı yemiştir. Mesela oğlunun yaşadığına inanır. Hatta onunla konuşur. Eşi ve oğlunun öldüğü patlamayı Usame Bin Ladin'in yaptığını düşünüyordur. Hikaye de kadının Usame'ye bunları mektuplarında yazış şekliyle anlatılıyor zaten.

   Okurken bir çok kez yarım bırakma dürtüsüyle savaştım. Beklentimi karşılamadı ne yazık ki. Ama yazarın çok bahsedilen Küçük Arı kitabını alıp okuyacağım. Eh ondan sonra da kesin bir yargıya varırım sanırım.
Umarım Küçük Arı çok daha iyidir ve yazar haneme bir kalem daha ekleme fırsatım olmuş olur.

19 Aralık 2014 Cuma

Gölge Hırsızı / Marc Levy (Yorum)

   Yazarın okuduğum ilk kitabıydı ve benim için çok farklı bir deneyim oldu. Dili akıcı ve çok değişik bir konusu var. Tür olarak tam hangi kategoriye girer kestiremiyorum aslıda. Çünkü çocukluğuyla başlıyor ve yetişkinliğle sürüp gidiyor. Ama şu kesin, herkes okumalı..

   Kitabın da adından anlaşılacağı gibi baş karakterimiz bir gölge hırsızı. Ama bunu isteyerek bilerek yapmıyor. Aslında bu yeteneğini fark ettiğinde daha küçük bir çocuk. Zaten kitabın adını verdiği konu da sadece çocuğun küçük yaşlarında iken söz ediliyor. Ama yetişkinlik dönemin de bu paravan arkası gibi kalıyor ve genellikle yaşama dair bir anlatım hakim sürüyor.

   Ana karakterimiz, (kitapta adı hiç geçmediği için isim kullanamıyorum) arkadaşı Luc, Yves, çocukluk aşkı Clea ve yetişkinlik dönemindeki kısa flörtü Sophie ile hikayemiz çevrelenmiş. Tabii bir de çocuğun annesi var. Çocuk küçük yaşta babasının evi terketmesiyle annesi ile yaşamaya başlar. Ama gölgeler onu bir türlü rahat bırakmaz ve bu özelliğinin ona bir görev yüklediğini söylerler. Başkalarının mutsuzluklarının sebebini bulmak ve yardım etmek.
   Bir gün annesiyle yaptığı kısa bir tatilde sağır ve dilsiz bir kıza aşık olur ve gölgeler yer değiştirdiğinde kızın gölge sesinin duyar. Ama daha ufak ve aşık olduğu için onu sadece dinleyip, yüzüne gülen birinin onun için mükemmel olduğunu düşünmekten başka hiçbir şey umurunda değildir.

   İkinci bölüm ise üniversite hayatı anlatılıyor. Başlangıç dönemi, Sophie ile olan çıkmaz sokak ilişkisi. Luc'u tıp fakültesine göndermesi için babasını nasıl ikna edişi, çocukluğundan bu güne kadar gelen arkaşlıklarının onun hayatındaki önemi ve çocukluk aşkı ve en son annesinin ölümü...

   Kendinizi, annenizi, arkadaşlarınızı ve en önemlisi kendi duygularınızı bulacağınız çok güzel bir hikaye. Okurken sürekli kendinizi o çocuğun yerine koyuyorsunuz. Düşsel güzel bir yolcuğa çıkmak için bu tarz kitaplar birebir.


           Alıntılar


''Bir kerecik de olsa güçlü olan bendim; hayal kurmak bedava ne de olsa.''


''İnsanın mutlu olduğunu hissetmesi için birinden işaret beklemesi çok ürkütücü.


''Zaman sadece geçermiş gibi yapıyor. En basit anlar, içimize hiç silinmemecesine demir atmış duruyorlar.''

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...