Sayfalar

Tek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2016 Perşembe

Stefan Zweig, Dostlarla Mektuplaşmalar [Kitap Yorumu]

Bu kitapta Stefan Zweig'in ünlü ve kişilikleri birbirinden olabildiğince farklı altı edebiyatçı ile yazışmasını okuyacaksınız.
Onlarla görüş alışverişinde bulunması, dostluklar kurması hatta Arthur Schnitzler ile baba-oğul gibi olması...
Freud'a beslediği hayranlık...

Tüm bu mektuplar, kitaplarını çok sevdiğimiz  Zweig'in  hayatına merakla bir bakış atma isteği uyandırıyor.

Zweig mektupları için diyor ki: ''Mektupları okuyacak zamanınız ve keyfiniz var mı şu sıralar? Olacağını umarım.''

Olmaz mı :)

Biraz araştırdım da  Zweig üne kavuştuğunda daha çok gençmiş. o yıllarda tanıştığı, kendinden oldukça yaşlı ve ünlü yazarlarla yapmış olduğu bu mektuplaşmalar da günümüzde belge niteliği taşıyormuş.

İlginç... Çok ilginç bir kitaptı.

Altı yazar... Günümüzde 'unutulmamış' altı yazar.
Mektuplar ad görüyoruz ki Zweig, Rainer Maria Rilke ile görüş alışverişinde bulunmuş. Sigmund Freud'a hayranı büyük. Her ikisi de Yahudi ailelerden geliyormuş ve Nazi döneminde İngiltere'ye beraber kaçarak dostluklarını pekiştirmişler.
Arthur Schnitzler'i hep ustası olarak görmüş. Onunla rahatça edebiyatı tartışıyor. Ama asıl ustası, 'Büyük Usta' dediği kişi Maksim Gorki.  Gorki'nin yanında Tolstoy'un bile başarıya ulaşamadığını düşünüyor.
Eleştirel yaklaştığı, görüşünün yanlış olduğunu düşündüğü kişi ise Hermann Bahr. Bu fikrini belirtirken bile saygısından ödün vermemiş tabi.

Yazarları tanımak ayrı, onların aralarında ki yazışmaları okumak ayrı bir deneyimdi gerçekten de.
Soluksuz, merakla, bir çırpıda okudum, bitirdim.

Stefan  Zweig'in kitaplarını sevenler, onu tanımak için Dostlarla Mektuplaşmalar'ı okumalı.

''Yaşamda mektupların tuhaf bir rolü vardır. Onları severiz, sonra onlar unutulur, yitirilir, fakat günün birinde yine anımsanırlar.''




21 Aralık 2015 Pazartesi

Senden Sonra, Emily Hope [Kitap Yorumu]



''Eğer değer verirsen incinirsin, insanlar incitir."


Kapağına vurulduğum...


Yılbaşı akşamından önce okumalıyım dedim ve aldım elime, başladım okumaya. Saatler içinde de bitirdim. Sıcacık bir hikayeyi barındırıyor Senden Sonra.
Soluksuz okuyacağınız akıcı bir roman. Kah şaşırtacak kah ağlatacak ama sonunda hep bir tebessüm bırakacak...

Alzhmeir hastalığı ile pençeleşen bir anne, hayattan darbe üzerine darbe yemiş genç bir kadın...

Umudunu yitirmişlerle, ikinci şanslara inanların romanıydı, Senden Sonra. Bir o kadar da yeni yıl ruhunu yansıtan...

''İnsanın yaşamında umut edeceği, tutunacağı bir şeyler olmalıydı, yoksa eğer bir bitkiden farklı kalmıyordu insanın.''

Ana karakterimiz Debbie. Kitap onun yaşadıklarını anlatıyor. Kitap ince bir de bu klasik aşk hikayesidir dedim beklentimi yüksek tutmadım ama okudukça yanıldığımı anladım. Karakterlerin hislerini öyle güzel yansıtmış ki yazar, hiç aceleye getirmeden; etkilenmemek elde değildi.
Debbie'nin üst üste yaşadıklarının teki benim başıma gelse yıkılırdım herhalde.

Spoi vermek istemiyorum. Kitabın konusu zaten arka kapak yazısında yer aldığı için yorumuma yazmayı sevmiyorum, biliyorsunuz. :) Fakat öyle yerler vardı ki, yürek burkan. Can acıtıcı... İncinmenize sebep olabilir. Başta da dedim ya, kah ağlayacaksınız kah gülümseyeceksiniz.
Fakat merak etmeyin kitabın sonunda mutlu sona kavuşacaksınız.

''Senden sonra hep çirkindim, bir daha güzel olamadım.''


Konusu


"Eğer değer verirsen incinirsin, insanlar incitir." Bir Noel günü savaşma ruhumu kaybettim ben, karanlığa hapsoldum. Senden sonra umut hep bir uhdeydi. Debbie'nin bir Noel günü verdiği karardan sonra bütün yaşamı hiç tahmin edemeyeceği bir biçimde değişmiştir; o günden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Bizi gerçekten biz yapan nedir? Yaşamayı tercih ettiklerimiz mi, ardımızda bıraktıklarımız mı? Yaşadığımız anlar mı, yoksa geride bırakmaya çalıştıklarımızın acısı mı? Senden Sonra pişmanlıkların, acının, hayal kırıklıklarının nasıl da insanın yaşamını gölgelediğinin hikâyesi…


18 Aralık 2015 Cuma

Kağıttan Kalpler, Courtney Walsh [KİTAP YORUMU]




Kitap Adı: Kağıttan Kalpler

Yazar: Courtney Walsh

Yayınevi: Arkadya Yayınları

Sayfa Sayısı: 456


En iyi aşk hikayeleri bile kusurludur, affedişler içerir ve zordur; ama er ya da geç mutluluğa ulaşırlar. Bir hikayeyi aşk hikayesi yapan bunlardır.

Dedim ki elime Kağıttan Kalpler'i alayım. Sonra bir de bakmışım ki kitabın sonuna gelmişim.
Kim aşk hikayelerini sevmez ki? Courtney Walsh'un kaleminden aşk hikayesi okumaksa bence bir ayrıcalık. Çünkü kitapta ki duygusal yoğunluğu en derinden hissettirmeyi başarmış. Karakterler oldukça gerçekçi. Bahsi geçen kasaba ise tam manasıyla büyüleyici. Başka ne ararsınız ki?

Aslında kitap, 'en büyük aşklar nefretle başlar,' kalıbını ele almış. :)

Abigail ve Jacob'un aşk hikayesini aynı zamanda birbirlerine karşı verdikleri savaşı okuyoruz.

Abigail'in sahip olduğu tek şey; işlettiği kitabevi. Aşka dair bir gram inancı yok. Jacob ise geçmişinde ki sırlarla Abigail'in yaşadığı kasabaya taşınır üstelik bir de onun kitabevinin olduğu binayı satın alır. Ve dükkan sahibi ile kiracısı arasında büyük savaş başlar. :) Şunu şöyle de tanımlayabiliriz; kasabaya yeni gelen ve kasabanın yerlisi. Kasaba da bir nevi ikiye bölünecek.

Peki ne mi olacak? ♥AŞK♥ olacak. Tabi Abigail kitapları olduğu sürece bir erkeğe ihtiyacı olmadığı düşüncesinden kurtulabilirse. :) 

Diyor ki kitapta; ''Kimse ne yaptığını gerçekten bilmiyor. Fakat bir şeyler yaptıkları sürece bir yerlere varabiliyorlar. Ve bu, boş oturmaktan çok daha iyidir.''
...
Çok doğru bir söz.
Kitapta kazanan kim olacak dersiniz? Abigail mi? Jacob mu? Yoksa aşk mı? Ya da... Gönül İşi Gönüllüleri mi demeliydim? :)



16 Kasım 2015 Pazartesi

Eşekarısı Fabrikası, Iain Banks [Kitap Yorumu]


 Uzun zamandır baskısını aradığım fakat bulamadığım Eşekarısı Fabrikası Koridor Yayınları'ndan çıktığı gibi okumak için elime aldım bile. Nitekim elime almamla bitirip kenara koymam da bir oldu.

Kitap; ‘Çocuk ve şiddet romanları’ arasında sayılabilecek en önemli eserlerden biri. Aynı zamanda da en 'sertlerinden' biri. Bu kitabı okurken şok olma haline alışacaksınız.

Nasıl anlatayım bilmiyorum. Bazı kitaplara kurulan cümleler eksik kalır ya o durumdayım. Eşekarısı Fabrikası beni de tam manasıyla bitirdi diyebilirim.

Türü belki biraz gotik çokça da psikolojik gerilim, benim halimde şuan aynen öyle.

Şaşkınlık içerisindeyim. Böyle bir kurgu ile karşılaşmayı beklemiyordum.
Arka kapak yazısını okumuş olan herkes gibi bu roman Frank'ın hikayesi sandım. Onun yaptıkları ve ona yapılanlar... Ama bu hikaye Frank'ın tüm ailesini kapsıyor diyebilirim ve ailesinde tek bir normal insan da yok. Hepsi manyak. Zır deli...
Fakat bir anlamda da bizim gibi: Aldatılmış, yanlış yola saptırılmış, intikam peşinde koşsa da ideal şeyler için çırpınan. Evet bu biziz. Hepimiziz. Hepimizin öyküsüydü Eşekarisi Fabrikası.
Feminizm yanlısı, çarpık bir kitaptı belki...

Yazarın da dediği gibi; " Çocuklar da muhtemelen yetişkinler kadar şiddet düşüncesine yatkınlar; sadece bunları koyabilecekleri sofistike bir ahlaki çerçeveleri yok o kadar."
Aslında düşünüyorum da, bence yetişkinlerin de yok.

Eşekarisi Fabrikası herkesin okuması gereken bir kitap...

''Bir keresinde saatin bakır tonlarindaki her iki ziline birden birer eşekarisi bağlamıştım, sabahları saat çaldığında o küçük çekiç her ikisini de ezerek öldürüyordu.Ve bende alarm çalmadan uyanıp onları izliyordum.''

23 Ekim 2015 Cuma

Elantris / Brandon Sanderson [Kitap Yorumu]


 Bir kitap daha okunmuşlar listeme girdi; yeni yorum geldi. Yorumum biraz spoi içerebilir, şimdiden uyarayım. :) Çünkü bu kitap hakkında ki düşüncelerimi nasıl aktarayım bilemiyorum.

Bu yazarın kalemini çok merak ediyordum. Çok fazla ismini duydum ve kötü yorum da okumamıştım. Elantris'de seri olmayan tek kitabı, bu yüzden ilk bu kitabıyla yazarla tanışmaya karar verdim. :) Yazarın diğer kitaplarını okuyacak mısın? Derseniz eğer: Evet, okuyacağım. Sadece bu cümleden bile Elantris'i sevdiğimi anlayabilirsiniz. :)

Elantris'i okumak biraz zor. Çok özgün bir konuya sahip. Yazarın kalemi akıcı fakat nasıl desem kitabın bir ağırlığı var. Kalın olmasından dolayı değil. Diyaloglar da çok fazlaydı; bir sonra ki sayfayı merakla çeviriyorsun. Yazarın anlatmak istediği, biz okuyucuya vermeye çalıştığı şeyleri sindirirken, düşünüp tartarken biraz zorlanıyorsun.

Elantris, fantastik bir roman olarak geçiyor ama bana göre fantastik kısmı hafif kaldı. Ya da fantastik yönünü kafamda büyütmüşüm. Bu kitap sadece fantastik değil edebiyat sevenlerin de okuması gereken bir roman. Beklentimin de üzerindeydi: Siyaset, ayak oyunları ve din konularının fantastik bir eserde çok başarılı bir kurguyla birleşimiydi.

Konusu mu? :)

Elantris bir şehir... Ve bir zamanlar o kadar parlak ve güzeldi ki tanrıların şehri olarak anılıyordu.
Güç, ışık ve büyünün şehri.
Muhteşem şehrin, muhteşem sakinleri vardı. Saçları parlak beyaz, derileri madeni gümüş renginde. Şehrin kendisi gibi parlayan sakinleri. Şehrin kendisi gibi ölümsüz. Elantrianlar tanrıydı. Ve her hangi biri tanrı olabilirdi; dilenci, soylu veya asker... Her kim bir Elatrianli olursa sıradan hayatı geride kalırdı. Ne de olsa Elantris; mutluluk içinde yaşayıp, bilgece yöneteceği ve edebiyen tapınılacağı yerdi.
Fakat...
Edebiyet on yıl önce sona erdi.

Kitap 3 kısımdan oluşuyor; Elantris'in Gölgesi, Elantris'in Çağrısı ve Elantris'in Ruhu...

Büyü ile ilgili fazla bir beklentiniz olmasın çünkü kitapta kaybolan büyü gücünü tekrar bulmaya odaklanmış. Büyü, büyücülük olayları yok. :)

Elantris üç bölüme ayrıldığı gibi üç ana karakter üzerinden konuyu anlatıyor; Raoden, Sarane ve Hrathan.

Raoen; Arelon ülkesinin kralının oğludur fakat kendini bir sabah lanetlenmiş olarak bulur. O artık bir Elantris'li bir Elantrian'dır. Yani yaşayan bir ölüdür. Fakat diğer Elantrian'lıların aksine durumunu kabullenmez. Bunun yerine Elantris'i yaşanabilecek bir yer yapmaya karar verir. Elantris'in eski büyüsü Aon'ları bulmaya ve onları geri getirmeye uğraşır.

Sarane; Teod ülkesinin prensesidir ve Raoen ile hiç karşılaşmamış olmalarına rağmen onun nişanlısıdır. [Ah şu eski zamanlar ve politika için evlenenler] Sarane kitapta daha çok ülkenin çöküşünü kurtarmaya çalışan prenses rolünde yer alıyor.

Hrathan ise Arelon'u shu-dereth dinine geçirip Fjor ülkesinin eyaleti yapmaya çalışmaktadır. Sarane'nin asıl savaştığı şey de bu işte. Fakat Hrathan oldukça zeki biri...

Kitabın görünürde ki kurgusu bu... Bu üç kişinin din ve politika için zaman zaman kendileri ile savaştığı bile oluyor. Tüm bunları yazar başarılı bir şekilde tasvir etmiş. Çok güzel cümlelerle bize aktarmış, anlamlı aforizmalara yer vermiş. Yavaş başlayıp sonradan hız kazanan bir roman haline getirmeyi başarmış.

Benim beğenmediğim tek bir yer vardı. O da savaşın neden başladığı? Sebebi neydi? İki mezhep var. Fakat bunların arasında ki bu derece artan sürtüşmeyi tetikleyen şey neydi? Yazar belki buna da biraz daha yer verebilirdi.

Fakat lafın özü şu ki; kurgu dahice, kalemi sürükleyici. Karakterler desen başarılı bir şekilde kurgulanmış. Daha ne?

Kitaplığınız da en az bir Brandon Sanderson kitabı olsun. Elantris'i okuyun. :) Zaten sonra diğer kitaplarını da muhakkak okursunuz. :)





11 Ekim 2015 Pazar

Erospa, Meltem Arıkan [Kitap Yorumu]


Vay canına!

Kitap bitti ama bende bittim. =) Anlamaya çalışıyorum, anlamlandırmaya. Bir kitaba yorum yazmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Bazı kitaplar anlatılmaz, okunur ya işte Erospa'da o kitaplardan biriydi. Nasıl anlatsam bilemiyorum. Kitabın türünü bile söyleyemiyorum. Kitap hayatı ve ölümü anlatmaya yönelik. Kitap kendimizi ve başkalarını anlamaya yönelik. Siyaset kitabı. Fantastik roman. Bu kitapta çok şey var...

Meltem Arıkan'ın çok merak ediyordum. Düşünce ve İfade ödüllü yazar sonuçta fakat hiç bu kadar beğeneceğimi düşünmemişti. Kabul herkes sevmez bu romanı. 150 sayfalık kitap ama öyle oturup 1 saatte okuyabileceğin bir roman değil. İnce ama göründüğünden ağır. Dolu dolu... Etkileyici.

***

Kitap farklı zamanlarda geçiyor. Bir de günlük bölümleri var.

Farklı zamanlarda dört isim var; dört karakter. Üçü zaten aynı kişi; Erospa. Erospa'nın geçmişi, bugününü ve geleceği... Bir de Redmind var ki ona birazdan değineceğim. =)

Günlük bölümleri ise üçüncü kişinin ağzından. Benim için o üçüncü kişi yazarın kendisiydi.

''Romanımı yazarken ilk defa, bu romanda roman kahramanlarını bile kimin belirlediğine artık emin olamıyorum. Ben mi? Yazar mı? Yazarla ben aynı kişi miyim?''

Gelelim Redmind'e... Bundan sonrası spoi içeriyor şimdiden uyarayım. =)

Redmind'e ajan diyebiliriz. =) Teşkilat sibergerillarla yani hacker'larla ilgini bir birim oluşturuyor. Redmind'de hackerların operasyonlar düzenledikleri geniş bir organizasyonun peşinde. Hackerların hackerı avatarı Erospa olanı yakalamaya çalışıyorlar. Fakat Erospa tam bir dahi ve hayalet gibi. Yakalaması imkansız. Redmind onu yakalayabilmek için hackerlar hakkında bir araştırma kitabı hazırlayan gazeteci olarak HelloKitty adlı bir kadın ile görüşmeye gidiyor. Bu nokta da işe fantastik öğeler karışıyor. Burası çok ilginç; onların konuşmasına üçüncü bir kişi katılıyor. Wikka. Konuşan bir kobra yılanı. Aslına ben kitaba fantastik öğeler karışmasın isterdim çünkü kitapta o kadar güzel aforizmalar var ki... Her neyse; Redmind kendisine uyuşturucu verildiğini sanıyor. Ben delirdiğimi falan sanırdım. =)

Wikka, Erospa'ya daha genç bir kızken onu koruyup kollaması, yola göstermesi için Ana Server tarafından yanına gönderiliyor. Ana Server tanrının annesi tanrıça olarak adlandırılmış kitapta. o hem gerçek hem de değil. Hem var hem yok gibi... Anlatamıyorum ki =) Benim için bir nevi yapay zekaydı. Tabi yılanı kanlı canlı bizim dünyamıza yollayana, dowland edene kadar.

Kitabın bir kısmı böyle işte... Sonu ilginç yerlere bağlanıyor. Okuyup görmelisiniz. İnsanlık yok mu olacak? Varlığına devam mı edecek? Merak etmez misiniz?

Okuyun =)




Elveda, Ceyhan Han Ataç [Kitap Yorumu]


►Spoi İçerir◄

Elveda kitabının ne konusu ne de yazarı hakkında bir fikrim vardı. İsmi ilgimi çekmişti, arka kapak yazısını okumuştum.
Hüzünlü romanları severim... Hayata her gün gülümseyerek bakmıyorsun sonuçta.
Aldım elime okumaya başladım. Benim için şiir gibiydi yazılanlar. Yazarın kalemi hafif, kitapta ince zaten fakat öyle cümleler var ki insanın kalbinin tam orta yerinden vuran. Etkileyiciydi.

Elveda'da her bölüm, karakterin hayatından bir kesit. Çocukluğu, lise yılları, aşkları ve hayal kırıklıkları. Hatta ölümü...

Ölümünü intikam almak için kullanan, Altay'ın hikayesiydi bu roman.
Altay'ın Turgutreis'de mutlu bir çocukluğu olsa da ailesinin işi sebebiyle Ankara'ya taşınıyorlar. Orada aile yapısı bozuluyor. Annesi babasını aldatıyor. Babası alkolik oluyor. Aşk hayatında umduğunu bulamıyor. Anlayacağınız hep bir hayal kırılığı hep bir hüzün. Tüm bunların üstüne bir de hasta olduğunu ve öleceğini öğreniyor. Ölümünü de intikam olarak kullanmaya karar veriyor. Üç mektup yazıyor; annesine, babasına ve sevdiği kıza.

Aslında Altay'ın bu davranışı, intikamı seçmesi ne kadar doğru bir şey olduğu tartışılır. Fakat yazar toz pembeyi seçip, ailesiyle barıştırıp ağlak bir son yazmamasını beğendim. Hatta çocuk bir de iyileşseydi falan klasik son der geçerdim. Ama böylesi... İnsan böyle bir son karşından kayıtsız kalamıyor. Karakterin acısı, kendi acımmış gibi.

''Anne, baba ve sevgili olmak ile anne, baba ve sevgili olabilmek aynı şey değildir.''

Birazcık da olsa farklı hikayeler arayanlar, düşündüğünün aksine sonlarla karşılaşmak isteyenler Elveda kitabı okusun derim.




19 Mayıs 2015 Salı

Beyaza Tutsak, Ecem Altınok [Kitap Yorumu]



Yine gencecik birinin kaleminden, onun ilk kitabını okudum. Beyaza Tutsak: Beni etkileyen ilk şey kitabın ismi olmuştu.

Ecem'in sıkılmadan okuyacağınız, akıcı bir dili vardı. Sanki biraz şiirseldi ya da cümlelerin yoğunluğundan dolayı bana öyle geldi. Kitapta ki duygusallığı neredeyse elle tutulur bir biçimde hissetmek mümkündü. Fakat kitapta beğenmediğim bir yönde vardı: Kurgu dolayısıyla, biraz uyuşturucuya özendirme vardı sanki. Özendirme demeyeyim de, tam belirgin olmasa da doğru olmayan yönü vardı. Kız, uyuşturucu satıcısına aşık oluyor. Bir kadın, bu tür bir erkeğe gerçekten aşık olur mu? Ya da nasıl bir kadın bu tür bir erkeğe aşık olur? En sonunda doğru yolu bulmuş ya da onun arayışına girmiş fark etmez. En baştan nasıl bu yola girer?... Emin değilim. 

Her neyse... Doğru veya yanlış ilk kitap için Ecem'in kalemini oldukça başarılı buldum. Yazmaya devam ettikçe de çok daha iyi olacağını düşünüyorum. Yolu açık olsun inşallah. =) 

Beyaza Tutsak, Hazan ile Aral'ın hikayesiydi. Kitap Hazan'ın ağzından anlatılıyordu. Onun hikayesi, onun yaşadıkları ve yine onun hisleri. Hazan için söyleyebileceğim ilk şey ise onun fedakarlığının haddi hesabı olmadığı. 

''Karanlık oyunları, karanlık duygular, karanlık anlaşmalar, Beyaza Tutsak üç kişi...'' 

Konusuna da değinmeden olmaz; Hazan trafik kazasında anne babasını kaybettikten sonra yetimhanede büyümüş. Geride kalan tek kardeşi Hakan ise onun değer verdiği yegane şeydir. Ancak Hakan uyuşturucuya alışmıştır. Yoksunluk çırpınışları Hazan'a tehlikeli kapıları, özellikle de Cehennem'de tanıdığı Aral'a giden kapıyı açacaktır. 
Aral kayıtsız kalamayacağı Hazan için kendi işini baltalasa da gücünü en önemlisi de yüreğini Hazan'a serecek. 

Pembe roman tadında bir son mu bekliyor bizi dersiniz? Eh, öğrenmek için Beyaza Tutsak'ı elinize alıp okumanız gerekecek.


14 Mayıs 2015 Perşembe

30 Yaşındaysanız Hayat Gerçekten Zor / Burçin Çelik [Kitap Yorumu]

Ve böylece meşhur ''Yamakdan'' ile tanışmış oldum. =) 30 Yaşındaysanız, Burçin Çelik'in kaleminden okuduğum ilk kitaptı. Son olmayacak.

Ben otuz yaşında değilim ama hayatın gerçekten zor olduğunun farkındayım. Burçin ise benden sadece bir yaş büyükmüş ve beni kendine hayran bıraktı. Benim yazabildiğim tek şey şu kitap yorumları. Çaktırmasak da olurdu hani. =)

Yazarın dilini sevdim. Eğlenceli bir romandı. Türü çik-lit zaten. =) Kitabın başından sonuna kadar gülümsetecek size neşe kaynağı olacak. Ara sıra da düşündürecek; doğru, yanlışı ve hayatı...

Kitapta yazarın kaleminden çıkan espriler kalite ve zekice. Sıkılmadan okuyacaksınız. Burçin Çelik'in bu tür de yazdığı ilk kitapmış sanırım ilk kitap için oldukça başarılı yazdıkça çok daha iyi olacağına da inancım tam.

Öyle ya da böyle bu kitap sürükleyiciydi. Aksini söyleyemem. Sık sık kahkahalar atarak, devamını her daim merak ederek hatta kimi yerler de sinir olarak bir çırpıda okudum, bitirdim.

Mesela Nazlı'nın aldatıldığını öğrendiği an da ki tavrına uyuz oldum! Uyuz! Konuya girmeden bunu belirteyim de. =)

Gelelim kitabın konusuna; kitap eve gelip de kocasını ev de başka bir kadınla basmasıyla başlıyor. Tepkisi ise şu: 'Günaydın. Bir an önce evimi terk edin hanımefendi.' .. Höng oldum tabi. Ben olsam o yatağa atlar ikisini de gebertirdim. Iıyyy ıyy tüylerim diken diken oldu. Ben olsam olayını geçelim... Gerçi Nazlı'nın da sabrı hödük, odun, alık balık kocasına karşı sabrı, vazonun birinin televiyonun ortasına fırlatmasıyla son bulmuştu. =) Oh, adamın kafasına geleydi bi aslında içimin yağları pek güzel eriyecekti...

Lafın özü daha en baştan tam bir çatlak olduğuna inandığım Nazlı'nın, akıllıca bir harekette bulunup kocasını boşadı. Sonrası ne mi? Sen yarım bıraktığın üniversiteye otuz yaşında başla. (Tebrikler Nazlı) Herkesin aşık olduğu hocayı kendine aşık et. (Alkışlar Nazlı) Sonra git kendinde bir güzel o hocaya aşık ol. (Yoksa akıllanıyor musun Nazlı?)

=)=)=)

Ve böylece ikinci evliliğini de hocası, Barış ile yapar.

Barış'ın bir de kızı var; Peri. Eh, Nazlı'da hamile kalıyor tabi. Ah doğuruyor da; üçüzlerini.

Daha neler neler. Nazlı'nın nazları, çocukların yaramazlıkları, Barış'ın halleri... Tam komedi!

Bu kitabı kahkalarla okumaya başlayıp yine kahkalarla bitireceksiniz.

Bu kitabı okuyun, keyfine varım derim.


3 Mayıs 2015 Pazar

Senli, Merve Akıncı [Kitap Yorumu]


''Bu bir günlük değil, bu senli bir anılar geçidi olacak.''

Gerçekten de öyle. Bu kitap günlük gibi ama bir günlük değil. Nasıl bir yorum yapabilirim bilmiyorum. hiç bu tarz bir kitap okumamıştım. Ve bazı kitaplar anlatılmaz denir ya Senli öyle bir kitap işte. Bambaşka...

Bu anılar geçidi beni derinden etkiledi. Kalbimin okurken ve hala tir tir titrediğini hissediyorum. Üzüldüm, korktum, sevdim, sevildim. Ve çok ama çok şaşırdım. Kitabın sonu beni tam manasıyla ters köşe etti! Yemin ediyorum ki kitap bittiğinde; Senli elimde hala açık vaziyette ağzım o şeklini almış haldeydi! Kırk yıl düşünsem, düşünseniz aklınıza asla gelmeyecek bir sonu vardı. Öyle bir yere bağlamış ki... Of of of!

Merve Akıncı'dan okuduğum ilk kitap bu. İyi ki de okumuşum. Ne yalan söyleyeyim kalemi beklentimin çok üstünde çıktı. Öyle hisli yazmış ki... Wattpad yazarlarına karşı bir ön yargım var ve Merve Akıncı o ön yargıyı kırdı geçti. Merve'yi gönül rahatlığı ile yazar olarak nitelendiririm. 

Senli'yi düşündükçe nefesim kesiliyor arkadaş! Yok böyle bir şey ya... 


Senli bir kitaptı. Bir romandı. Bir şiirdi. Bir günlük, bir defterdi. Ve aslında hiç biri değildi. Senli bambaşka bir şeydi. Senli kesinlikle duygular geçidiydi. Beni benden aldı...
Senli bir insanın başka birini kendinden bile daha çok sevmenin hikayesiydi. 
Karan ve Bahar'dan çok Bahar'ın Karan'a duyduğu aşkın hikayesiydi aslında. 



Aklınız da ve yüreğiniz de yer edecek, soluksuz okuyacağınız bir avuç sayfa...

Kesinlikle ama kesinlikle bu kitabı okuyun... 






1 Mayıs 2015 Cuma

Sevginin Büyüsü, Beth Hoffman [Kitap Yorumu]

Beth Hoffman'ın adını daha önce duymamıştım. Fakat kitabın adı; Sevginin Büyüsü ve ön kapakta yer alan Kristin Hannah'ın övgüsü ile daha çıktığı ilk andan itibaren aklımı çelen bir kitaptı. Okuduktan sonra da kalbimi etkisi altına aldı. Bu yazarın yeni kitaplarını istiyorum...

Yazarın kalemi akıcı çevirisi ise dört dörtlük. Kurgu ise müthişti. Beni benden alan kurgusuydu. Ben duygusal bir insan değildim, neler oluyor? =) Gözlerimin yaşlarla dolduğu anlarda bile kendimi kahkaha atmaktan alamadığım yerler oldu. 


Sevginin Büyüsü ilk sayfasından son sayfasına kadar insanın içine işleyen bir kitaptı. Hayata tutunmanın hikayesiydi bu roman.

Kitap daha on iki yaşında ki Cecelia'nın ağzından anlatılıyor. Yaşı çok küçük olduğu için, bunun beni rahatsız edeceğini kitabın akıcılığını bozacağını düşünmüştüm. Fakat tek bir yer de bile onun yaşının küçüklüğünü hissetmedim. Çünkü yaşadıkları onu oldukça olgunlaştırmış. Hayata bakış açıcı çok farklı yönlerdendi. Hatta bir söz vardır, kitapta da geçen: Hayatın zorluklarını yenip hayatta kalabilen kadınlar daima güçlü ve güzeldir. CeeCee'de böyle bir kız işte. Küçük kadın; güçlü ve güzel. Yaşadığı tüm zorluklara rağmen kalbi tertemiz. 


Onun cesaretini ve karakterinin derinliğini soluksuz okuyacaksınız. Hüzünlenirken bile kitaptan keyif almamak imkansız.

Kitabın konusuna gelecek olursak; Cecelia yıllardır akıl sağlığı yerinden olmayan annesiyle yaşayan bir kızdır. Daha doğrusu küçük yaştan beri annesinin bakımını üstlenmiş. Babası ise sorumluluklarını yerine getirmeyen, iş bahanesiyle şehir şehir gezen bir adam. Hatta başka bir kadınla bile ilişkisi var. CeeCee on iki yaşına geldiğinde annesini kaybeder. Babası da onu hiç tanımadığı büyük teyzesine bırakır. 'Ne baba ama,' dediğinizi duyar gibiyim. Aslında çocuğu için yaptığı tek iyi şeydi belki de.


CeeCee'nin bir yandan babasına olan nefreti, annesinin ölmüş olduğu gerçeğini kabullenememesi... Kaldı ki onun ölümünü isteyen bir kızdı. Çünkü onun ölümü ile bir anlamda özgür kaldı. Bir yandan da hiç bilmediği yer de hiç tanımadığı insanlarla yaşamaya başlaması. Ben on iki yaşında ki Cecelia kadar ne cesaretli olabilirdim ne de dik durabilirdim. CeeCee'ye hayran kalmamak elde değil.

İşte sevginin Büyüsün'de yazar tüm bunları anlatıyor. kitapta geçen dostluğu şekilden şekle giren duygularla okuyorsun. Ben etkisinden hala çıkamadım.  

Tavsiye ederim, okuyun. Beğeneceksiniz. =)




10 Nisan 2015 Cuma

Siyah Damar, Tarryn Fisher [Kitap Yorumu]




Tarryn Fisher... Siyah Damar'ın yazarı. Bu kadın bir numara. Bu kadın kesinlikle sorun ve bu kadın kesinlikle bir deli. Aynı yarattığı karakterler gibi. Kurgu gibi. =))

Çok seviyorum ve çok beğeniyorum. En beğendiğim yönü ise iki paragraf arasında en beklenmedik anda tek bir cümle ile şoka uğratması. Tekrar ve tekrar...

Bu yazardan daha önce üçleme bir seri okumuştum: Fırsatçı, Kızıl Tehlike ve Hırsız. Siyah Damar ise tür olarak diğerlerinden ayrılsa da kesinlikle onları aratmıyor. 
Kitabın türü psikolojik-gerilim. Okurken öyle yerlerle karşı karşıya kalıyorsunuz ki benim kanım çekildi. Zaten kitabın teşekkür bölümünde de Stephen King'e ona yazmasını öğrettiği için teşekkür ediyor. Stephen King'e! O ve onun yarattığı karakterler ayrı bir sorunlu zaten. =))

Siyah Damar, Senna'nın bir sabah uyanıpta kendini hiç bilmediği bir yer de bulmasıyla başlıyor. İlk fark ettiği ikinci katta olduğu. İkinci fark ettiği şeyse karların arasında bir tabela; üzerinde ise ''İşin bitti, Senna,'' yazıyordu. Eh daha ilk sayfadan da ilk şoku yaşamış oldum. Tabi Senna'da. Ama Tarryn bu: Senna evi dolaşmaya çıkıyor, karşısına biri çıkacak olursa da onu bıçaklamayı, ikiye bölmeyi düşünüyor. Ben olsam korkudan altıma kaçırmamaya çalışır, hiç bir şey de düşünemezdim! =))
Ah! Karşısına biri çıkıyor; Isaac. Fakat onun elleri ve kolları bağlanmış.

O ev de günler, aylar geçiyor. Hissettikleri tek şey korku. Sanırım en kötü işkence onların ki; ölümü beklemek. Zamanla yemek, odun ve umutları da tükeniyor.
Fakat ikilinin geçmişinde bir sır yatıyor; atlıkarınca ile ilgili. Tesadüfe bakın ki ev de bir atlıkarınca odası var. Başlarda geçmişi hatırlamak, konuşmak istemezler. Çünkü hatırladıkları anının ardından acı ve suçluluk gelecektir. Fakat hatırlamaları gerektiğini kabullendiklerinde evin kapısını açmayı başarırlar.

Ve kitap bir anda geçmişe, Senna ile Isaac'in tanıştıkları zamana döner. Senna onu terk eden, aşık olduğu adama: Nick'e özlem duymakta ve hayatına devam etmek için çabalayan bir kadındır. Isaac ile tanışmaları ise tecavüze uğradığı gün olur... Hayatı boyunca sessiz biri olan Senna bu olayla iyice içine kapanır. Aslında kısacası Isaac ile tanıştıklarında Senna sessiz biriydi. Acı çektiğinde sessizdi ve kansere yakalanıp hayatın bir darbesini daha yediğinde yine sessizdi. Isaac onun her zaman yanında oldu. Onun sessizliğinde ki çığlığı duydu.

Nick aşık olduğu adamdı ama Isaac ruh eşiydi.

Fakat Senna Isaac'i hayatından kovdu... İşte tam da bu nokta da kitap tekrardan hapis kaldıkları evin kapısını açtıkları zamana dönüyor.

Hayatta kalabilmek için birbirlerine tutunuyorlar. Onları oraya kapatan kişi ortaya çıktığında öğreniyorlar ki o kişinin asıl amacı aşkı test etmekmiş. [Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.]

Onun yaptıkları yüzünden neredeyse ölüyorlardı... Çünkü o, acımasızdı. Kendini tanrı sandı. Fakat Senna o ev de hapis kaldığı süre içerisinde değişti. Isaac o değişimi başlattı. Isaac, Senna'nın kendine karşı hissettiği acıma duygusunu, şirretliğini, dünyaya haddini bildirme arzusunun hepsini aldı ve kendine yönlendirdi.

...

Siyah Damar nefesimi kesti. Soluksuz okuyacağınız, bir çok şeyi sorgulayacağınız müthiş bir romandı.  

Alın okuyun millet! ;-)


9 Nisan 2015 Perşembe

Ardımda Kalanlar, Ellen Marie Wiseman [Kitap Yorumu]


DİKKAT: Kitabı okumaya kendimi kaptırdığım gibi, onu size anlatmaya da fazla kaptırmışım: SPOİ İÇERİR. =))

Bir kitabı okurken bir çok duygu hissedersiniz. Üzülür ya da sevinirsiniz. Veya heyecana kapılır hatta meraklanırsınız değil mi? Ardında Kalanlar'ı okurken ise her an yüreğiniz parçalanacakmış gibi hissedeceksiniz. Ağlarken hani gözünüz hassaslaşır ve şişer ya, bu kitabı okurken benim kalbim bu haldeydi işte.

Arkadya Yayınları'ndan çıkan her kitap yüreğimin bir köşesini ele geçirmeyi başarıyor zaten. Nitekim Ardımda Kalanlar'ı okurken de aynı şey oldu. Farklı zamanlarda yaşayan iki kadının yaşadığı zorluklar yürek burkucuydu. Soluk soluğa, hıçkırarak ama saatler içinde okuyup bitirdim kitabı.

Olağanüstü, gerçeklere dayanan bir kurgusu vardı...

Kitap, hiç bir deliliği olmayan bir kadının akıl hastanesine kapatılmasını ve annesinin delirdiğini düşünen bir kızın hikayelerini anlatıyor. Yazar, baz olarak akıl hastanesini konu edinmiş. Onun gibi benim de akıl hastaneleri ve oraya kapatılan insanlar her daim ilgimi çekmiş, orada hastalara yaşatılanlar üzmüştür. En başta kitabı okumak istememin en büyük sebebi de buydu.

Günümüz de gazetelerde haber olan bir olay vardı: Willard Akıl Hastanesi'nin çatı katında hastalara ait valizler bulunmuş ve bunlar sergilenmişti. Yazar o fotoğraflardan esinlenip, kurguya yansıtmış. İnternetten o fotoğraflara da baktım; tüylerimi diken diken etmeye yetti...

Eskiden, özellikle de kadınlar uzun süreler akıl hastanelerine kapatılırmış. Hasta oldukları için değil. Aileleri veya eşleri onlardan kurtulmak istediklerinden dolayı. Bu söz de hastalar tedavi adı altında işkence görüyorlardı. Bunun yanı sıra bir çoğu hizmetçi olarak çalışıp bir kısmı ise erkek doktorların taciz ve tecavüzüne uğruyorlarmış.

Buz banyoları, ötenazi, öjenik amaçlı zorunlu sterilizasyon yani kısırlaştırma, lobotomi ve elbette ki elektroşok  tedavi yöntemleri arasındaymış.

Tüm bunların var olması ve binlerce kişinin bunu yaşamış olduğunu bilemem bile beni şoka uğratıyor. Ne kadar şanslı olduğumuzun farkına varmalıyız... Düşünsenize; akıl sağlığınız yerinde fakat tımarhaneye kapatılıyorsunuz. Kendinin deli olmadığını inandırmaya çalışıyorsun. Kimse inanmıyor çünkü kimse seni dinlemiyor.

İşte 1929'da babası tarafından akıl hastanesine kapatılan Clara'nın başına gelenler bunlardı.

Ailesinin uygun bir adam olarak görmediği Bruno'yu sevdiği için bir suçlu gibi oraya kapatıldı. Ne hisettiğinin ifade etmenin bir yolu var mı bilmiyorum... Üstelik Clara'nın babası doktora Bruno'nun gerçekte var olmadığını bile söyledi. Bir babanın sırf onaylamadığı birine aşık oldu diye öz kızını akıl hastanesine kapatması inanılır gibi değil ki...

Clara'nın hikayesi yüreğimin bir tarafını parçaladı. Öbür tarafını ise Izzy'nin yaşadıkları...

Isabella'nın aslında mutlu bir çocukluğu vardı. Taki yedi yaşındayken annesi, babasını öldürene dek. Mutlu yaşantılarında bu olay gerçekleşince Izzy annesinin deli olduğuna inanarak, bir koruyucu aileden bir diğerine geçerek büyüyor. Bir yandan da annesi gibi delirmekten korkuyor.
on sekiz yaşına girmeden önce, koruyucu annesi Peg'le kendisini orayı araştırmak üzere Willard'da buluyor. Tabi Clara'nın bavulu ve günlüğü de ortaya çıkıyor. Clara ve Izzy'nin yolları da bu sayede çakışıyor...

Clara, ızzy sayesinde tam altmış altı yıl sonra kızına kavuşuyor. Izzy ise gerçekleri ''hatırlıyor.'' Annesinin sadece kendisini koruduğunu öğreniyor.

Kısacası; iki kırık hikaye... Üç hüzünlü kalp; Clara'nın, Izzy'nin ve Ardımda Kalanlar'ın okuyucusuna ait...

Bu kitabı elinizden bırakmak istemeyeceksiniz...


8 Nisan 2015 Çarşamba

Bir Deniz Kızı Hikayesi, Canan A. Düzgan [Kitap Yorumu]



Bir kitabı aşk romanı sanıp hatta historical olduğunu bile düşünüp de alıp, okumaya başlayan bir ben varımdır. =)) Kitap fantastik çıktı, iyi ki de öyleymiş.
Yazarı ile ilk defa bu kitabında tanıştım. Beğeneceğimi düşündüğüm için elbette okumaya başlamıştım fakat beğenmek ne kelime ben bu kitaba bayıldım..!

Bir Deniz Kızı Hikayesi; kahkahalarla... zaman zaman gözünüzden akan bir iki damla yaşla ama her an yüreğinizde hissettirdiği 'gerçek aşk kavramı' ile okuyacağınız bir roman.

Yedi yüz küsur sayfa kitabın her bir satırını gözlerinizle yeyip içeceksiniz. Bir an bile sıkılıp bırakmayacaksınız. 
Ayrıca kitabın baskısı özellikle dikkatimi çekti; kalitesi çok iyi. Çok çok iyi! kapkalın bir kabartma, elimde silinmeyen altın yaldız ve kalınlığıyla dağılmayan bir cilt. Postiga Yayınları takdir ettiklerim arasına girdi. =))

Gelelim kitaba... Aslında kitap sadece iki karakterin hikayesi değil. Bu kitap üç adam ve bir deniz erkeği ile üç deniz perisi ve bir kadının masalıydı. =))
Yazar, Walt ve Elka'nın hikayesinin için de diğerlerini de anlatmış. Konu da bir an bile kopukluk yaşamadım. Üstelik her bir karakter öyle gerçekçi ve sevilesi ki... Bununla da bitmiyor. =)) Bir de Walt'ın gündüz düşleri var. Okuması çok zevkliydi.
İşte tüm bunların birleşimiyle olağanüstü bir kurgu ortaya çıkmış. Yazarının kaleminin başarılı olması da kitabı tam okunalısı kıvama getirmiş. =))

Bir Deniz Kızı Hikayesi'nde ki kurgu Karayipler de geçiyor ve asıl adamın asıl kızı bir mağara da bulması ile hız kazanıyor. Walt önce, Elka'nın [iki ayağı var, kuyruğu değil] insan görünüşünde olduğundan bir deniz perisi olduğunu anlamıyor. İnsan inanmayacağı bir şeyi aklına bile getirmez ne de olsa. Fakat Elka saf ve masum olmasının yanı sıra kelimenin tam manasıyla hiç bir şeyi de bilmiyor. Walt onun hafızasını kaybettiğini hatta deli olduğunu düşünüyor. Elka'nın vücudunda ki solungaç izlerini gördükten sonra da kötü muameleye uğradığını falan sanıyor. Tabi bir yandan da kendini Elka'ya ve aşka kaptırmaya başlıyor. [Kamyona çarpmış bir araba gibi karşında =))] Onu koruyor, sahipleniyor ve bir şeyler öğretmeye çabalıyor. Tabi işine gelmeyen şeyler oldu mu da yalanları sıralıyor: UV ışınları öldürür; üstsüz güneşlenemezsin. Dondurma öldürür; yalama. Korkunca sarılıp öpersin geçer... =)) Hahahytt aşık adam işte dokunmaya kıyamıyor ama yine de az değildi. =))

Zaman geçiyor... Solungaç izleri kaybolmaya başladıkça içlerini de bir korku kaplıyor. İzlerin tamamı yok olduktan sonra insan mı olacak? Ölecek mi?... Bu sorunun cevabı ne biliyor musunuz? Ölüm... Amaaa ne demişler ölüm bile aşıkları ayıramaz. Aşk öyle kuvvetli bir histir ki asla yok olmaz. 

Meraklandınız değil mi? Ne mi yapıyorsunuz; alın ve okuyun bu kitabı. Canı gönülden tavsiye ederim. Soluksuz okuyup, elinize aldığınız gibi bitireceksiniz. Sonra da neden bitti diye ağlarsınız. =))

Okuyun, okuyun, okuyun...


3 Nisan 2015 Cuma

Kötü Prensesler, Linda Rodriguez McRobbie [Kitap Yorumu]

Kötü Prensesler ilginç olarak nitelendirebileceğim bir kitaptı ve yine o kategori de liste başı oldu. 

Kitabı beğendim fakat ne düşüneceğimi de bilmiyorum daha doğrusu neler hissettiğimi nasıl ifade edebileceğimi şaşırdım. 

Kitapta, tarih boyunca yaşamış prenseslerin kısa kısa hikayeleri yer alıyordu. Yazarın bu konu da bir çok araştırma yaptığı belli... Anlatılanların yarısı doğru ise yarısı da yanlıştır. Ya da nasıl desem; yanlıştan ziyade yazarın inandığı veya araştırmalarını yaptığı kişilerin inançlarıdır. Çünkü 20. yüz yıl, 18. yüz yılı bırak 5. yüz yıl hatta M.Ö yaşamış prenseslerin yaşamları bile konu edilmiş. Gerçekler günümüze kadar ulaşırken ne kadarı korunmuş olabilir? Kim bilir ne kadarı değiştirilmiştir... Ayrıca kitapta ismi geçen bu prenseslerin ortak noktaları da kötü olmaları değil, hikayelerinin kötü sonla bitmeleriydi. [Bence]


''Bir saray da doğmak çok büyük şans olarak görülebilir, ama bu özgür bir hayat yaşayacağınız anlama gelmez.''

Yazarımız 'Kötü Prensesler' tabirini kullanmış ama bence, kötü kelimesi bir 'kadına' hitap ettiği için konulmuş. Arada gerçekten kişiliğinde kötülük bulunan prensesler de vardı belki de ama daha çok prensesler yaşadıkları zamanın kurallarını göz ardı edip, özgürlük arayışında dik durabildikleri bunun için çabaladıklarından dolayı kötü olarak sıfatlandırılmışlar. Anlayacağınız geçmiş yüz yıllardan günümüze kadar ve hala daha kadınların işi zor olmuş. Kadın olduklarından dolayı çoğu zaman kabul görmemişler. Bu durum prensesler için bile geçerliymiş. 

Prenseslik birinin kendisine nasıl davranması gerektiği ve kadınların hayatlarında ne isteyip, neleri başardığı konularında büyük beklentiler yaratan bir unvandır. Günümüz de ise prenseslik giyinip süslenmekten, pembe simli eşyalardan ibarettir. Güzelliği kısıtlayıp, gerçekçi olmayan beklentiler yaratmıştır. Yazar da bunun farkında. Bu yüzden gerçek prenseslerin yaşamlarını anlatırken bize prenseslik kavramını öğretmeye çalışmış. Bu prensesler kendi kaderlerinin kontrollerini eline alan ve alamayan prensesler... Korkunç şeylerin yanı sıra büyük işler de başarmış prensesler... Fakat yazar bir nokta da demiş ki: ''Bu hikayeler söz konusu bir kadın olunca da her şeyin doğruluğunu iki kere sorgulamak gerekir.''

Bu kitabı okumaya başlayın ama her bir hikayeye gözü kapalı inanmayın. 


25 Mart 2015 Çarşamba

Kadınımın Şarkısı, Eda Tuzcalı [Kitap Yorumu]




Gönül rahatlığıyla okumanızı tavsiye edebileceğim bir kitap daha okudum, bitirdim... Kadınımın Şarkısı; adı bile güzel.

Kitap tam anlamıyla bir aşk romanıydı. Romantizmiyle, kıskançlık krizleriyle, karakterlerin arasında ki çekim ve tutkuyla dört dörtlük bir aşk romanıydı hem de.

Beni bu kitabı elime alıp okumaya iten ise şu cümle oldu; ''Eğer aşk cevapsa o halde soru neydi?''  Vay beh! İçim yanıyor arkadaş! :'( :-)

Yazarın kalemini beğendim. Aslında kitapta bazı yerler uzatılmıştı fakat yazar yaptığı araştırmalar ile (ki ben bir çok şeyi araştırdığına inanıyorum, okuyan anlar) süslemişti. Yazardan karakterine, karakterden biz okuyucuya duygu aktarımı çok çok iyiydi.  Bu yüzden uzatılmış yerler boğucu gelmiyor. Beş yüz sayfayı tek bir cümle atlamadan iki gün de okuduğuma göre, yazarın bu başarısını tebrik etmeliyim... :)) Üstelik gerçekçi olan sadece karakterler değildi;


ikilinin arasında ki o aşk öyle yoğun bir dille aktarılmış ki sanki elle tutulabilir gibiydi.


Kitap iki karakterin ağzından dönüşümlü olarak anlatılıyor. Ünlü Rock yıldızı Robert ile başarısıyle tanınan tiyatro oyuncusu Sea.
Robert, hayatını gözler önünde yaşamaya alıştığı kadar bu şekilde yaşamayı da seven bir adamdır. Tam bir Rock'çı. Karizmatik, seksi, içki ve kadınlarla gününü gün eden ama yüreği... O yüreği yok mu yüreği. Ah! ah! Hayran olduğumuz erkek tipi işte bayanlar. :-)
Sea ise inatçı, mükemmeliyertçi ve oldukça gizemli bir kadındır. Az da fallik değildi hani. :-)

İkilimiz daha kitabın en başından bir araya geliyor. Sea, Rob'un klip çekimlerinde oynayacak. Klip büyük bir yankı uyandırıyor. Sonra gelsin; turneler, televizyon programları, ödül geceleri. Masal gibi bir hayat. Masal gibi bir aşk.



Kitapta duygularını en iyi ifade edebilen karakter ise Sea değil Robert'ti. Bunun bu şekilde olmasını açıkçası ben daha çok beğendim. Hatta Robert görüp görebileceğiniz en romantik insan. Ona olan aşkını şarkı sözleri ile dile getiriyor. O sözler de her şey var; kıskançlığı, tutkusu, af dileyişi... Kendimden geçtim, iç çekiyorum. Kıskançlıkla. :-)
Fakat Rob'un tek isteği; Sea'nın yanında olması. Beni sev demiyor. Benim yanımda ol diyor. Bu adam Sea'nın sevgisini hiç mi hissedemiyor? Yoksa Sea bunu göstermeyi mi beceremiyor?
Zaman zaman bir kaşık su da boğasım geldi onları.



Siz birbirinize aitsiniz; Rosea!

Bu kitabı okurken kendinizi unutup, pembe hayaller kurmaya başlayacaksınız.

Eee, ne duruyorsunuz? :-)



9 Mart 2015 Pazartesi

Hayat Dolu Kızlar, Lauren Beukes [Kitap Yorumu]



Söyleyebileceğim ilk şey; ilginç bir kitap olduğuydu. Farklı kitaplar okumayı seviyorum. Tekrara girmiyor. :))

Yazarın kalemi; kurgusu sebebiyle başlarda zorlayıcı olsa da kitap ilerledikçe diline alışıyorsun. Daha doğrusu olayı yavaş yavaş anlıyorsun.

Hayat Dolu Kızlar'ın hem polisiye-gerilim hem de fantastik yönü vardı. Zaman yolculuğu ile fantastik bir yön kazanan kitap, bu sayede daha da ilginç hale gelmiş. Kitapta ki betimlemeleri de başarılı buldum. Yazar karakterlerin duygularını biz okuyuculara yansıtabilmiş. Fakat kitap karakterlerin ağzından değil; üçüncü kişinin ağzından anlatımlı. bu da kitabın akıcılığını biraz zorluyordu...

Uzun zamandır da Feniks Yayınları'ndan kitap okumamıştım; kendilerini geliştirmişler. :)) Kitabın baskını çok beğendim. Kaliteli. Bu konuda aynen devam etmelerini dilerim; bir kaç yayınevi var, onlar gibi bozmasınlar. Ne de olsa bir okuyucuyu arka kapağını dahi okumaya çeken ilk şey; kapak görseli ve kalitesi... :))

***

Bu kitapta bir çok karakterin bölümü var. 1931'den, 1993'e kadar uzanıyor. Olaylar Harper ve Kirby'nin etrafında dönüyor. Diğer karakterler Harper'in cinayetlerine kurban giden kızlar. (Relax; spoi değil, merak etmeyin) Bir de Dan var; Kirby'e cinayetleri çözmesinde yardımcı olan kişi. Kirby mi kim? HArper'ın elinden kurtulabilen tek kız.

Harper, ucuz oteller de büyümüş, yetişkin hayatı boyunca barakalar da yaşamış bir adam. Tam bir cani. Yedisinde neyse yetmişinde de öyle biri; katil katil katil...
1931'de bir eve yerleşiyor. Evin kapısı ise çeşitli mekan ve zamana açılıyor. Evin tek isteği ise; yaşam enerjisi. Harper'ın cinayetlerinde ki kurbanların tek ortak noktası ise; kızların hayat dolu olması... İlginç değil mi? :))

Harper'ın Kirby ile ilk tanışması, Kirby; 6.5 yaşındayken oluyor. Daha sonra Kirby büyüdüğünde karşısına bir kez daha çıkıyor. Kirby bu karşılaşmadan boğazında bir çentik, bağırsakları karnından çıkmış, kucağında köpeği ile ayrılıyor... Harper onun öldüğünü sanıyor. Nefes alıp vermek yaşıyor demek için yeterli mi sizce?

Benim tüylerim diken diken oldu okurken.

Kirby, Harper'ın peşine düşüyor düşmesine de Harper onun yaşadığını öğrendikten sonra pek de aramasına gerek kalmayacak...

Soluksuz takip edeceğiniz bir roman; Hayat Dolu Kızlar. Psikopat katilleri okuyup, dehşete düşmeyi seven herkese tavsiye ederim; okusun.






•ALINTILAR•





LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...