Sayfalar

Arkadya Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arkadya Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2015 Cuma

Kağıttan Kalpler, Courtney Walsh [KİTAP YORUMU]




Kitap Adı: Kağıttan Kalpler

Yazar: Courtney Walsh

Yayınevi: Arkadya Yayınları

Sayfa Sayısı: 456


En iyi aşk hikayeleri bile kusurludur, affedişler içerir ve zordur; ama er ya da geç mutluluğa ulaşırlar. Bir hikayeyi aşk hikayesi yapan bunlardır.

Dedim ki elime Kağıttan Kalpler'i alayım. Sonra bir de bakmışım ki kitabın sonuna gelmişim.
Kim aşk hikayelerini sevmez ki? Courtney Walsh'un kaleminden aşk hikayesi okumaksa bence bir ayrıcalık. Çünkü kitapta ki duygusal yoğunluğu en derinden hissettirmeyi başarmış. Karakterler oldukça gerçekçi. Bahsi geçen kasaba ise tam manasıyla büyüleyici. Başka ne ararsınız ki?

Aslında kitap, 'en büyük aşklar nefretle başlar,' kalıbını ele almış. :)

Abigail ve Jacob'un aşk hikayesini aynı zamanda birbirlerine karşı verdikleri savaşı okuyoruz.

Abigail'in sahip olduğu tek şey; işlettiği kitabevi. Aşka dair bir gram inancı yok. Jacob ise geçmişinde ki sırlarla Abigail'in yaşadığı kasabaya taşınır üstelik bir de onun kitabevinin olduğu binayı satın alır. Ve dükkan sahibi ile kiracısı arasında büyük savaş başlar. :) Şunu şöyle de tanımlayabiliriz; kasabaya yeni gelen ve kasabanın yerlisi. Kasaba da bir nevi ikiye bölünecek.

Peki ne mi olacak? ♥AŞK♥ olacak. Tabi Abigail kitapları olduğu sürece bir erkeğe ihtiyacı olmadığı düşüncesinden kurtulabilirse. :) 

Diyor ki kitapta; ''Kimse ne yaptığını gerçekten bilmiyor. Fakat bir şeyler yaptıkları sürece bir yerlere varabiliyorlar. Ve bu, boş oturmaktan çok daha iyidir.''
...
Çok doğru bir söz.
Kitapta kazanan kim olacak dersiniz? Abigail mi? Jacob mu? Yoksa aşk mı? Ya da... Gönül İşi Gönüllüleri mi demeliydim? :)



31 Ekim 2015 Cumartesi

Tess'in Gözyaşları, Pepper Winters [Kitap Yorumu]


Spoi İçerir

"Nesin sen, Köle?"
"Ben seninimEfendim."


Yorum yazacağım ama ekranın başında kalakaldım. Kitabın hangi yönünü anlatayım bilemiyorum. İlk kırk sayfa da hayal kırıklığına uğradım. Kız ezik bir karakter; ''Allah bilir vıcık vıcık aşkın olduğu bir cinsellik kitabı dahadır,'' dedim.  Hatta iki gün elime bile almadım kitabı. Sonra başladım hadi devam ettireyim diye düşündüm. Allah'ım! Allah'ım! İyi ki de devam etmişim. Nasıl özgün bir konusu var. Soluksuz okudum! Devamını istiyorum! Devamı bir an önce çıksın, alayım, okuyayım istiyorum.

Fakat değinmeden de geçemem, bu kitap bdsm. Bunu da yazar çok iyi yansıtmış. Tecavüz var. Bıçakla, sadece fantazi olarak... Kırbaçlama, kan yemini, efendi - köle ilişkisi, bağlanma, uyuşturucu ve insan kaçakçığı ile fahişeliğe zorlanma... Ben bu kitaba yaş sınırı +22 derim... Yaşı küçük olan, bu tür de okumayı sevmeyen eline almasın çünkü beğenmez.

Ben belki de kitabın bu kadar uç nokta da olmasını sevdim. Bilindik aşk hikayelerinden, bdsm deyip tutkulu aşka dönen romanlardan öyle sıkılmıştım ki... Tess'in Gözyaşları yeni bir soluk getirdi. :)

Gelelim konusuna. :) Tess, erkek arkadaşı Brax ile Avustralya'dan kalkıp taa Meksika'ya tatile gidiyor. Brax çok şirin. Şirin olduğu kadar da sıkıcı. :) Üzgün olduğunda sarılabileceğin birisi. Tess yalnız kalmaktan o kadar korkuyor ki ona gerçek benliğini bile açamıyor: Kırbaç ve sert seksten hoşlandığını yani. :) Aslında kendine bile itiraf edemiyor diyebilirim. Fakat Meksika'da kaçırıldıktan ve efendisi olacak Q'ya satıldıktan sonra hem kendisini kabullenmeyi öğreniyor hemde olduğundan daha güçlü olduğunu fark ediyor.
Q'ya gelirsek... Q, Tess'in efendisi. Onu ehlileştirmeye, itaat etmesini sağlamaya çalışıyor. Zorbalıklar ediyor. Çünkü Tess onun malı; net. :) Fakat canavarca da olsa onu arzuluyor da. Tess'imiz de az değil. O da bu arzuya karşılık veriyor.

Benim beğenmediği tek bir yönü vardı; o da Tess'in başına gelen şeyleri çarpık arzularına bağlamasıydı. Kaldı ki başına gelen şeyler bu anlattıklarımla da sınırlı değil. Okumanız lazım. :)

Bu kitapta duygu değişimleri o kadar ani ve o kadar sert ki nefesinizi kesiyor.

Bu tarz okuyabiliyorsanız bu kitabı kaçırmayın derim.

Bir de Arkadya Bitter'e eleştirim olacak. :) Kapak görseli çok kötü. Pembe en nefret ettiğim renktir.. Bu yayın evinin kuruluş amacı belli. Ne türde kitaplar çıkaracaklarını duyurdular. Bence orijinal kapakları kullanmalılar ya da ona uygun görseller.


Alıntılar


                          "Sen benim  olmayabilirsin ama ben giderek daha çok senin oluyorum."


"Özgürlüğüm esaretindedir, Q. Sadece senin yanındayken uçabilirim."


Tess Snow.
Tess esclave.
Benim.
Her şeyiyle benim.




23 Eylül 2015 Çarşamba

Kor Adası / Kimberley Freeman [Kitap Yorumu]


[Spoi İçerir]

Ailevi- dram ve geçmişle günümüzün birleşimi denilince favori yazarlarımdan biri Kimberley Freeman. Eşsiz bir anlatımı var. Kaleminin yanı sıra  kurgusu da her zaman ki gibi büyüleyiciydi. İnsan elinden bırakmak istemiyor.

Aşk, dram, öfke... Vicdan azabı, aile olmanın önemi ve kadının olmanın zorluğu. Kitap bir çok şeyi bir arada barındırıyordu. Kor Adası, her yönüyle zengin bir romandı ve Arkadya Yayınları'nın her zaman ki baskı kalitesi ile çevirmenin becerikliliğiyle de tadından yenilmez bir hale gelmişti. =)

Kor Adası'nda, yazımın başında da belirttiğim gibi geçmişle günümüzün kusursuz birleşimini okuyoruz. 1891 İngiltere'sin de kabul gibi bir hayat yaşayan Tilly ve 2012 yılında 'yazmakta sıkıntı çeken' ünlü yazar Nina. Ortak noktaları ise Avustralya; Kor Adası'nda ki malikane de yaşamış Elenor. Kafanız karıştı değil mi? Elenor kim dediniz bir an? =) Hemen anlatıyorum...

Tilly'nin hayatı hep zorluklarla geçiyor. 1891'de kadın olmak, üstelikte zengin bir kadın olmak zor. Çok zor. Büyük babasından başka kimsesi de yoksa hele... Büyük babası öldüğünde erkek olduğu için tüm zenginlik iğrenç bir akrabasına kalıyor. Kendisi ise pespembe hayallerle James diye biri ile evleniyor. Akrabası kadar iğrenç bir herif olamaz derken James'in gerçek yüzü ortaya çıkıyor. James, Tilly'nin elinde avucunda ne varsa alacak bir adam. Onu deli olduğuna inandırıp, tımarhaneye kapatmak isteyecek bir adam. Tabi tüm bunları da metresiyle planlayacak küçük bir adam... Pislik herif! Ama sonra bum! Öyle bir şey oluyor ki; Tilly vicdan azabı ile kendini oradan kaçarken buluyor. Nereye mi? Elbette Kor Adası'na. =)
Kor Adası'nda yerel cezaevi müdürünün kızı Elenor'a mürebbiyelik yapmaya başlıyor. Elenor'un babası Starling'e ise aşık olması kaçınılmazdı. =)

''Geçmişin bedelini ödemeden bir insanın geleceği olabilir mi?''

Tilly geçmişte bıraktığı sırlarla her gün vicdan azabı çekerken Starling ve kızıyla bir aile kurabilecek mi dersiniz?

2012 yılında Nina ise, yazar tıkanıklığı yaşadığı için Kor Adası'nda ki büyük büyükannesi Elenor'un malikanesine yerleşir. Orada hem yazmaya çalışacaktır. Hem de kalp kırıklığını hafifletecektir. Nasıl mı? Yeni bir aşk, yeni bir hayat, yeni bir sen =)=)=) [Şu yorumumu şarkı sözlerine de bağladım ya helal olsun bana, hangi kafadaysam. =)] Ah! Tabi Nina'nın da bir sırrı var... Çok satan romanlarını Elenor'un taslakları sayesinde yazmış olabilir.

İki değil aslında, üç ayrı hikaye. Zengin karakterler, duygusal anlar ve kadınların dayanışması. Müthiş bir kitaptı. 

Ben Kimberley Freeman'ın yeni romanını sabırsızlıkla bekliyorum. Size de Kor Adası'nı okumadıysanız yazarın diğer kitaplarını da tavsiye ederim. Bu yazarın kötü kitabı yok. =)


9 Nisan 2015 Perşembe

Ardımda Kalanlar, Ellen Marie Wiseman [Kitap Yorumu]


DİKKAT: Kitabı okumaya kendimi kaptırdığım gibi, onu size anlatmaya da fazla kaptırmışım: SPOİ İÇERİR. =))

Bir kitabı okurken bir çok duygu hissedersiniz. Üzülür ya da sevinirsiniz. Veya heyecana kapılır hatta meraklanırsınız değil mi? Ardında Kalanlar'ı okurken ise her an yüreğiniz parçalanacakmış gibi hissedeceksiniz. Ağlarken hani gözünüz hassaslaşır ve şişer ya, bu kitabı okurken benim kalbim bu haldeydi işte.

Arkadya Yayınları'ndan çıkan her kitap yüreğimin bir köşesini ele geçirmeyi başarıyor zaten. Nitekim Ardımda Kalanlar'ı okurken de aynı şey oldu. Farklı zamanlarda yaşayan iki kadının yaşadığı zorluklar yürek burkucuydu. Soluk soluğa, hıçkırarak ama saatler içinde okuyup bitirdim kitabı.

Olağanüstü, gerçeklere dayanan bir kurgusu vardı...

Kitap, hiç bir deliliği olmayan bir kadının akıl hastanesine kapatılmasını ve annesinin delirdiğini düşünen bir kızın hikayelerini anlatıyor. Yazar, baz olarak akıl hastanesini konu edinmiş. Onun gibi benim de akıl hastaneleri ve oraya kapatılan insanlar her daim ilgimi çekmiş, orada hastalara yaşatılanlar üzmüştür. En başta kitabı okumak istememin en büyük sebebi de buydu.

Günümüz de gazetelerde haber olan bir olay vardı: Willard Akıl Hastanesi'nin çatı katında hastalara ait valizler bulunmuş ve bunlar sergilenmişti. Yazar o fotoğraflardan esinlenip, kurguya yansıtmış. İnternetten o fotoğraflara da baktım; tüylerimi diken diken etmeye yetti...

Eskiden, özellikle de kadınlar uzun süreler akıl hastanelerine kapatılırmış. Hasta oldukları için değil. Aileleri veya eşleri onlardan kurtulmak istediklerinden dolayı. Bu söz de hastalar tedavi adı altında işkence görüyorlardı. Bunun yanı sıra bir çoğu hizmetçi olarak çalışıp bir kısmı ise erkek doktorların taciz ve tecavüzüne uğruyorlarmış.

Buz banyoları, ötenazi, öjenik amaçlı zorunlu sterilizasyon yani kısırlaştırma, lobotomi ve elbette ki elektroşok  tedavi yöntemleri arasındaymış.

Tüm bunların var olması ve binlerce kişinin bunu yaşamış olduğunu bilemem bile beni şoka uğratıyor. Ne kadar şanslı olduğumuzun farkına varmalıyız... Düşünsenize; akıl sağlığınız yerinde fakat tımarhaneye kapatılıyorsunuz. Kendinin deli olmadığını inandırmaya çalışıyorsun. Kimse inanmıyor çünkü kimse seni dinlemiyor.

İşte 1929'da babası tarafından akıl hastanesine kapatılan Clara'nın başına gelenler bunlardı.

Ailesinin uygun bir adam olarak görmediği Bruno'yu sevdiği için bir suçlu gibi oraya kapatıldı. Ne hisettiğinin ifade etmenin bir yolu var mı bilmiyorum... Üstelik Clara'nın babası doktora Bruno'nun gerçekte var olmadığını bile söyledi. Bir babanın sırf onaylamadığı birine aşık oldu diye öz kızını akıl hastanesine kapatması inanılır gibi değil ki...

Clara'nın hikayesi yüreğimin bir tarafını parçaladı. Öbür tarafını ise Izzy'nin yaşadıkları...

Isabella'nın aslında mutlu bir çocukluğu vardı. Taki yedi yaşındayken annesi, babasını öldürene dek. Mutlu yaşantılarında bu olay gerçekleşince Izzy annesinin deli olduğuna inanarak, bir koruyucu aileden bir diğerine geçerek büyüyor. Bir yandan da annesi gibi delirmekten korkuyor.
on sekiz yaşına girmeden önce, koruyucu annesi Peg'le kendisini orayı araştırmak üzere Willard'da buluyor. Tabi Clara'nın bavulu ve günlüğü de ortaya çıkıyor. Clara ve Izzy'nin yolları da bu sayede çakışıyor...

Clara, ızzy sayesinde tam altmış altı yıl sonra kızına kavuşuyor. Izzy ise gerçekleri ''hatırlıyor.'' Annesinin sadece kendisini koruduğunu öğreniyor.

Kısacası; iki kırık hikaye... Üç hüzünlü kalp; Clara'nın, Izzy'nin ve Ardımda Kalanlar'ın okuyucusuna ait...

Bu kitabı elinizden bırakmak istemeyeceksiniz...


5 Mart 2015 Perşembe

Gündüz Sefası / Sarah Jio (Yorum)



Sarah Jio'nun Gündüz Sefası bitirmiş bulunmaktayım.
Şöyle başlayayım;kitabın kapağını çok beğendim hatta bayıldım.Zaten mor en sevdiğim renk :)
Fakat kitabın konusuna gelince beni o kadar etkilemedi.Yazarın nerde o yazdığı ''Mart Menekşeleri'' nerde ''Gündüz Sefası''.
 Bence yazar artık yazı şeklini ve konu işleyişini değiştirsin.Özellikle son iki kitabında bunu daha da çok hissettim.Giriş,gelişme güzel fakat sonuç hüsran oldu benim için.


Konusuna gelince;Ada Santorini, New York'ta bir derginin editörlüğünü yapan başarılı bir kadındır. Ama geride bırakmaya çalıştığı acısı ve anıları ona eziyet etmektedir. Psikoloğunun tavsiyesi üzerine Seattle'da bir yüzen ev kiralar ve hayatı için önemli bir adım atar. Yüzen eve adımını attığı andan itibaren değişim onun için yavaş yavaş ve farkında olmadan başlar. Yüzen evle birlikte hem yeni bir hayata hem de daha önce bu evde yaşayan Penny'nin gizemli hayatına dair yolculuğu başlar.
Penny, 1959 yılında evlenerek ressam olan eşinin isteği üzerine bir yüzen evde yaşamaya başlamıştır. Zamanla hem yüzen eve hem de komşularına özellikle küçük Jimmy'le arkadaşlığına alışmaya başlar. Ama tam olarak mutlu değildir. Mutsuz olarak dibe vurduğu bir dönemde hayatı tamamen değişir ve bu değişim yıllar sonra evini kiralayan Ada'nın gizemini ortaya çıkarmasına kadar sürer.

Yazar,sanırım ''Sevginin Bağladıkları'' adlı filmden çok etkilenmiş; çünkü fazlasıyla o filmi andıran bölümler okudum.Ve diğer okuduğumuz kitaplarında olduğu gibi geçmiş,günümüz arasında gidip geldik ve gerçekten sıkıldım.

Sarah Jio,bu kitapta üzgünüm ama kalitesini gözümde çok düşürdü. Kolay kolay tekrar okuyacağımı sanmıyorum.



26 Şubat 2015 Perşembe

Deniz Feneri Koyu, Kimberley Freeman [Kitap Yorumu]

Aslında benim için tek bir kelime yeter tüm kitabı anlatmaya; olağanüstüydü!

Günümüz ile geçmişi kusursuzca harmanlamış yazar. En sevdiğim türlerden biri epik fantastikse bir diğeri de bu; ailevi-dram. Hayata dair; her an kendimden bir parça bulabileceğim sayfalar arasında soluksuz gezindim. Kendimi kaptırmışım... Heyecan, hüzün, sevgi hatta dehşeti hissettim ben bu kitabı okurken.

Deniz fenerine sığınan iki kadının hikayesi gibi başlıyor her şey fakat Deniz Feneri Koyu'nda yazar öyle noktalara değinmiş ve her birini öyle gerçekçi ve dolu dolu anlatmış ki yazar! Dostluk, aşk, kardeşlik bağları... Bu bağlar birbirinden ne kadar uzaklaşsa da hiç kopmamış ve kopmayacak olmasının gerçeği.

Deniz Feneri Koyu; farklı yüz yılar da yaşamış iki kadının hikayesi...
Kitapta 1901 yılını Isabella'nın ağzından, 2011'i ise iki kız kardeşin; Libby ve Juliet'in ağzından okuyoruz.
Arada yüz yıl var ama bölüm geçişlerin de bir kez olsun kopukluk yaşamıyorsun. Kimberley Freeman, kafasında yarattığı kurguyu çok başarılı bir şekilde kağıda dökmüş.
1901 yılında zaman ve keder iyi niyetini tüketmiş bir kadındır Isabella. Çocuğunu kaybetmiş bir anne, cenazesine bile gitmesine yas tutmasına izin verilmemiş bir kadındır. O çok zengin kocası ve kocasının ailesi yüzünden, kendisi olmaktan çıkmış bir anlam da o ailenin gelini yerine malları olmuş. Öyle iğrenç bir adam ki Arthur! Midemi bulandırdı!
Kitap gemi de başlıyor... Isabella ve Arthur'un gemi de olmalarının sebebi ise kraliçe için yaptıkları parlamento asası. Arthur ve Isabella'nın babası kuyumcu. Asa da Arthur Winterbourne tarafından tasarlanıyor. Tasarladıkları arasında en değerli parça da bu asaymış. Arthur, asanın çalınmasından korktuğu için yanına Isabella'yı da alıp asa ile Sidney'e doğru yola çıkıyor. Fakat Isabella'nın aklında ki; Sidney'e vardıklarında kendini kaybettirmektir. Kaçıp, aşksız evlilikten kurtulmak, New York'da ki kardeşinin yanına sığınmak ister.
Kader... Gemi batar; tek kurtulan ise Isabella olur. Yanında asa ile birlikte üstelik. Fakat öyle bir yer vardı ki; Arthur'un öleceğini anladığı... Kendisi ile birlikte Isabella'yı da derinlere çekmek istedi, onu da öldürecekti! [Hayatta böyle iğrenç insanlar da var işte.] Neyse... Isabella küçük bir kasaba da deniz feneri ve onun bekçisine sığınır. :)) Mattheww; hayatta böyle erkekler de var mı bilmiyorum ama ona Isabella ile birlikte bende aşık oldum. O, o koyda aşkı ve özgürlüğü tatsa da kocasının ailesinin de asanın peşine düşeceğinin farkındadır. Nitekim öyle de oluyor...
2011 yılını ise Libby'nin ağzından okumaya başlıyoruz. Libby on iki yıldır sevdiği adamın; Mark'ın ölümünün yasını tutmaktadır. Fakat adamın yasını tutan bir karısı ile çocukları da var...
Mark bir Winterbourne'dür. Isabella ise Deniz Feneri Koyu'ndan doğup, büyümüştür.
Onun ölümünden sonra yirmi yıldır dönmeyeceğini söylediği o koya geri döner. Bir yandan Winterbourne ailesini ve batan gemiyi araştırırken bir yandan da yirmi yıldır konuşmadığı kız kardeşi ile barışmanın yollarını düşünmektedir. Fakat Juliet için Libby bir yabancı ondan önce de düşmanından başka bir şey değilmiş... 
İşte böyle... İki kadın; hayatı alt üst olmuş gene de pes etmemiş. Onların yolunu, mutluluğunu bulmalarını okuyorsun. O iki kadın gibi güçlü olabilmeyi diliyorsun.
Deniz Feneri Koyu, kitaplığımın en kıymetlilerinden biri artık. Çok sevdim, çok beğendim. 

Tavsiye ederim, okuyun. Okutun.

•ALINTILAR•






4 Ocak 2015 Pazar

Son Kamelya / Sarah Jio (Yorum)



                                                  Orginal Adı:The Last Camellia 
                                                            Yazar:Sarah Jio
                                                       Yayınevi:Arkadya Yayınları
                                                         Çeviren:Ayhan Ece Şirin
                                                         Goodreads Puanı:3.87



   Arkadya Yayınları'ndan çıkan Sarah Jio'nun dördüncü kitabı Son Kamelya'yı bitirmiş bulunmaktayım.
Bu yazarın bence kalemini beğenmemek olamaz.Çıkarmış olduğu bütün kitaplarını severek okudum.(Tabii bu arada daha okumadıklarım da var).
Fakat bu sefer ki kitabı benden, tam not alamadı. Evet yazdığı konular gerçek, samimi ve içten; ama bu kitabında çok üstü kapalı, açıklanmayan cevapsız kalan sorular oldu. Belki sonunu bu şekilde bırakmak bir çok kişinin hoşuna gidebilir ama benim fikrimce bu durum, Sarah Jio'nun kalemine yakışmadı. Neyse sonuçta bu benim fikrim :)
 
   Yazar, yine aynı tarz geçmiş ve günümüz arasında mekik dokuyor. Konusuna gelirsek;
Flora Lewis,1940 yılında New York'ta kendilerine ait fırında çalışmaktadır. Aynı zamanda Flora, bitki bilimine de meraklıdır. Annesi ve babası çok hasta olup, çokta borçları vardır.Flora, ailesinin çok borcu olduğundan dolayı fırına gelen gizemli adamın teklifini kabul eder. Fakat yolculuk sırasında uluslararası bir çiçek hırsızlığına düştüğünü öğrenir. Bu çiçeği bulacağı yer, Livingston Kösküdür. Köşkte, çocukların dadısı olarak çalışmaya başlar. Amaç son kamelya olan Middleburry Pembesini bulup, ailesini borçtan kurtarmaktır.
Günümüzde ise; Addison ile Rex'in mutlu bir evlilikleri vardır. Fakat Addison'nun geçmişten sakladığı bir sır vardır. Bu sırdan kaçmak için eşiyle birlikte Livingston Köşküne gider, fakat bu sır Addisonla birlikte gelir. Bu arada Addison bu sırla uğraşırken bir yandan da köşkte de bazı sırlar keşfetmiş olup, bunların peşine düşer.
Kitabın sonuna doğru Rex ile Addison için sonuç apaçık belli olurken, bunu Flora cephesinde göremiyorum. Üstü kapalı bir şekilde sonlandırılmış kitabı. Ne yalan söyleyeyim,biraz daha detay olsaydı gerçekten daha güzel olurdu diye düşünüyorum.



ALINTILAR



*İnsan çoğu şeyle mücadele edebilir,ama seveceği kişiyle asla kendi karar vermez.Kalbin seçtiği kişiyi,iste de değiştiremez. 


*Küçük bir kızken,sadece bana ait olan kitaplarım olsun istemiştim.Hikayelerde kaybolmayı,benim hayatım iç karartıcı bir hal almışken,kitapların dünyasında yaşamayı kabul ederdim. ( Flora syf 71 )

28 Aralık 2014 Pazar

Gündüz Sefası / Sarah Jio (Yorum)

   Nasıl bir hayal gücü var bilmiyorum ama Sarah Jio her yazdığıyla insanı kendine hayran bırakıyor gerçekten. İster istemez onun büyüsüne kapılıyorsunuz. Üslubu, konuysa hakimiyeti gerçekten şahane. Okurken insanın hem canını yakıyor hem öylesine kitaba bağlıyor. Şimdiye kadar hiç bir kitabını okurken sıkıldığımı hatırlamıyorum. Gerçekten gıpta edilecek bir yazar. 

   Kapağa biraz değinecek olursak, Arkadya Yayınları bu konuda o kadar başarılı ki okuyucuya sızlanma payı bırakmıyor. Ne diyebilirim ki nice güzel kapaklara inşallah :D

Gelelim her zamanki gibi içimiz acıtan ama okurken insanı hikayeye hapseden konumuza; iki kadın.. Ada ve Penny. Ada günümüzde ki kahramanımız Penny ise hikayemizin geçmişte ki kahramanı. 

   Ada işinde başarılı bir kadındır. Özel hayatında ise şans ona gülmüş ve güzel bir evlilik yapmıştı. Ona deliler gibi aşık, anlayışlı bir kocası ve bir kızı var. Bazı gittiği iş gezilerine sırf ailesiyle daha çok zaman geçirebilmek için onları da yanında götürüyordu. Son çıktıkları gezi Ada'nın hayatını tamamen altüst etti. Eşi ve kızı öldü.

   Penny annesinin isteği üzerine görgü kuralları için bir kursa yazılmıştı. Aslında bu kurs bir nevi koca bulmak içindi.
Bir gün öğretmenine kahve almak için çıktığında hayatının erkeği ile tanıştı ve kısa zaman sonra evlendiler. Eşi ünlü bir ressamdı. Her şey güzel başlamış ve güzel gidiyordu. Kocası onlar için bir tüzen ev satın aldı ve orada yaşamaya başladılar. Penny eşinin sürekli resim yapmak için atölyesinde oluşunda kendini yalnız hissediyordu. Bir çocuğu olsa belki acısı biraz diner diye düşünüyordu fakat kocası asla bir çocuk istememişti.
   Ama sonra Penny tüm yalnızlığını Collin ile giderdi. Ona aşık oldu. Ve her şey değişti.

Yüzen bir ev bu iki kadının acılarına şahit olup onların tüm sırlarını açığa çıkaracaktı. Ama bunu yapması gereken sadece evin sakladığı anılar değil Ada'nın da Penny'e karşı olan merakıydı. Bakalım sırra ortak olanlarda bunun açığa çıkmasını istiyor mu?

   Geçmiş ve geleceğin harmanlandığı, çok özel bir kurguyla bütünleşen güzel bir kitaptı. Her kadının biraz olsun kendine pay çıkaracağı, iç hesaplaşmaların yapıldığı bir hikaye. Ada ve Penny... Onların bu hikayesi okunmaya kesinlikle değdi.

                              

                         Alıntılar


''Düşüncelerini kontrol etme, derdi. Bırak aklına gelsinler. Ben de canımı acıtmalarına rağmen öyle yaptım.''

''Bundan yirmi yıl sonra, yaptığınız şeylerden çok yapmadıklarınız için hayal kırıklığı yaşayacaksınız. O yüzden düğümlerinizi çözüp halatlarınızdan kurtulun ve sığındığınız güvenli limandan uzaklara yelken açın. Yelkenlerinizle rüzgarı yakalayın. Araştırın. Düşleyin. Keşfedin.''  

10 Aralık 2014 Çarşamba

Yağmur Sonrası / Sarah Jio (Yorum)

   Gerçekten de Sarah Jio ne yazarsa yazsın okunur. Okuduğum diğer kitapları gibi bu da çok güzeldi. Kitabı elinize alıyorsunuz, içinizi acıtan o öyküyle beraber kısa bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Neden mi kısa? Çünkü bir çırpıda okunuyor. Nasıl başladı, sonu ne zaman geldi anlamıyorsunuz. Ben, sonuna geldiğimin farkına bile varamamıştım. Kendi kendime 'Allah'tan daha bitmedi' derken son sayfayı okuyormuşum. :D

   Anne ve Westly'nin aşk dolu, hüzün ama sonu güzel biten hikayesi.

   Anne nişanlı bir genç kızdır. Onu seven bir nişanlısı, zengin bir hayatı ve çok iyi bir dostu vardır. Tam nişanlandığı gün Anne en yakın arkadaşı Kitty'i ağlarken bulur. Kitty, bu nişanın onların dostluğunu bozacağını, onları ayıracağını söyler ve orduya katılarak hemşirelik yapacağını belirttir. Bunun üzerine Anne, en yakın arkadaşını yalnız bırakmak istemez ve onunla gitmeye karar verir. Aslında bu gidiş ilk önce kendi içindir. İçindeki duygulardan ne kadar emin, onu sorgulamak için.

   Kitty her zaman gittiği ortamlara çok çabuk alışırken Anne ise hep geri durmuştur. Belki de dengeyi hep böyle sağladılar. Ama alışık olmadıkları bir yaşam tarzında bakalım kim daha çok hayata tutuna bilecek ve en az yarayla kim bu mücadeleden çıkabilecek.

  Anne'nin aklında o hep sözü edilen doğru insanı bulduğunda yüreğin farklı çarpacak düşünceleri yüzerken, ansızın Westly ile tanışır ve dünya onun için artık farklıdır. Nişanlısına duyduğu hislerin hepsi bir sis bulutu gibi dağılır ve yerini Westly'e olan aşkı alır.

   Ansızın tanık oldukları bir cinayet, savaşın getirdiği ayrılık ve bir dostluğun ihanetle sona ermesi...

   Hani vardır ya hayatınızda okunması gereken kitaplar listesi. İşte bu kitap o listede kesinlikle yer etmeli.

               

                                   Alıntılar

''Hayatında hiçbir zaman rol oynayamazsın, özellikle aşk söz konusu olduğunda.''

''Umut tükenmiş gibi görünse de, ikinci şans her zaman vardır.''

''Gerçek aşk söz konusu olduğunda, hiç bir şey karmaşık değildir.''

24 Kasım 2014 Pazartesi

Gündüzsefası / Sarah Jio [Kitap Yorumu]


Gözyaşları içinde bir Sarah Jio romanı daha bitirdim işte. Tek kötü tarafı ise Sarah Jio'nun kitaplarının bu kadar çabuk okunup, bitmesi. Nefes dahi almadan, soluksuz okuyorsun. Her kitabı gibi Gündüzsefası'da sürekleyici bir romandı.
Ve ondan çok daha fazlası: Baş döndürücü, şaşırtıcı, yaratıcı...
Kısacası etkisinden uzun bir süre kurtulamayacağınız bir kitap; Gündüzsefası.

Konusuna değinmeden önce en başta şunu belirtmeliyim; bu kitaba uygun daha iyi bir isim olamazdı. Gündüzsefası sadece gündüzleri, ışıkta açan bir çiçek. Kitabın kurgusu ise çektiği acılar ile karanlıkta kalmış birinin aydınlığı bulmasını anlatıyor. 

''Acı ne kadar derinde olsa da zamanla tüm çiçekler güneşe döner yüzünü.''

Sarah Jio gene alıştığımız o bilindik tarzında kalemini konuşturmuş. İki karakterimiz var ve iki ayrı zaman dilimi. Şimdi ve elli yıl öncesi...

Ada, eşini ve kızını kaybettikten sonra deprosyondadır. Kendini toparlamak için, Seattle'da ki Union Gölü üzerinde yüzen bir ev kiralar. [Bende yüzen ev istiyorum!] (Eve ilk girişinde, kapının önünde dizlerinin üstüne kapaklanıp öyle bir ağlayışı vardı ki... Yazar öyle bir yansıtmış ki; tüylerim diken diken olmuştu. Yüreğim parçalandı resmen) O evde eski bir sandık bulur ve sandığın sahibi Penny ile ilgili hiç kimse konuşmak istememektedir. Tekneler Sitesi sakinlerinin elli yıl önce ettiği bir yemin vardır çünkü.
Fakat Ada onun geçmişine adım attıkça, kendi geleceğini de örmeye başlar...

1950'lerin genç ve güzel Penny'si ise kendinden yirmi yaş büyük, yakışıklı ressam Dex ile evlidir. Dex'in karakteri romanı okuyan herkes için yoruma açık olsa da benim gözümde rezil herifin teki. 
Penny aslında eşinden yalnız yaşayan biri. Tek hissettiği şey ise içini kemiren acı.
O yalnızlığının çaresi ise Collin olacak. :)) 

Her an yanında olan kişi ile, bir günlük aşk mı? Yoksa hiç bir zaman elini dahi tutamayacağın bir adamla ömürlük bir aşk mı?

Çok zor bir soru değil mi?

Penny ile Collin... birbirlerini kaybediyorlar. Öyle olaylar oluyor ki; 'kurgu müthiş,' dedim. 

On bir yıl sonra, Collin ölmeden bir gün önce karşılaştıklarında ise onların geçmişi ile Ada'nın geleceğini nasıl örülmüş olduğunu hayretle okuyacaksınız.

Ben bu kitabı çok sevdim. Tavsiye ederim, okuyun. :))


21 Ekim 2014 Salı

Öksüzler Treni, Christina Baker Kline [Kitap Yorumu]



Benim için bu kitabı anlatmaya tek bir kelime yeter: Mükemmeldi.
Öksüzler Treni daha çıktığı ilk andan itibaren adı ve kapağıyla dikkatimi çeken bir kitap olmuştu. Konusuna bile bakmadan ben bu kitabı okurum demiştim... Öyle de oldu. Yer içer gibi; bir günde bitti.

Belki duymuşsunuzdur; Öksüzler Treni 1850-1900lü yıllarda gerçekten var olmuş bir tren.
Bu trende yüz binlerce sahipsiz çocuk ''evlat edinilmeleri'' için kasaba kasaba gezdirilmişlerdir. Tabi işin aslı bu çocukların çoğu, sevgisiz ortamlarda, köle gibi çalıştırılmışlardır.
Tren bir istasyonda duruyor, kasaba halkı da onları inceliyor. Yemek, temizlik, dikiş hatta tarlalarda çalışmak için uygun olup olmadıklarına bakıyorlardı. Bedavaya köle seçebileceksen neden parayla işçi çalıştırasın ki... Üstelik aç bırakılıyorlar, dayak yiyorlar. Anlayacağınız küçücük yaşta ağır travmalar geçiriyorlar...

Şunları yazarken bile, o çocuklar için ruhum daralıyor... Yazık... 

İnsanların en çirkin hallerini görüp, bilerek büyümek... Hayata dair tek iyi bir şey bekleyemezsin bile.

*

Öksüzler Treni kitabı ise iki karakterin ağzından... Paralel bir hikaye... Vivian ve Molly... İki kimsesiz... Vivian 91 yaşında. O günümüzde Molly'e geçmişini anlatıyor. 1829 yılından 1943'e kadar 23 yıllık bir süre. Koskoca bir hayat. vivian o trenin öksüzlerinden.
Molly ise 2011'de 17 yaşında sorunlu bir genç. 
İkisinin yaşlarının arasında koskoca bir ömür de olsa, birbirlerinde çok şey buluyorlar. En önemlisi de birbirlerini anlıyorlar.
Vivian ona geçmişini anlatarak yardımcı oluyor. Molly ise o geçmişten bir çok şeyi tutup çıkartıyor. Bunlardan biri de Vivian'in 68 yaşındaki kızı... 
91 yaşında, 68 yaşındaki kızı ile ilk defa tanışıyor. Kaç kişinin kendi çocuğu ile tanışma hikayesi olur?


Yazar geçmiş ile geleceği birbirine öyle güzel yansıtmış ki... Kalemini çok çok beğendim.
Bir çok yerde duygusallaşıp, o kadar çok için ürperiyor ki. Anne- babanın, onların karşılıksız sevgilerinin kıymetini anlıyorsun. Biz onların sevgisi karşısında güvenmenin tanımını öğreniyoruz. Başkalarına güvenebilip, hayattan iyi şeyler isteyebiliyoruz...

*

Anlayacağınız size bir çok şey katabilecek bir kitap; Öksüzler Treni.
Beğenerek en önemlisi de severek okuyacaksınız.
Tavsiye ederim.



LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...