Sayfalar

Kitap Yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2015 Çarşamba

Yeni Başlangıçlar Mevsini & Debbie Macomber ( Yorum )



Küçük mucizeler dükkanı ile büyük bir hayran kitlesine ulaşan Debbie Macomber'in kitapları gerçekten çok güzel,size bir aile sıcaklığı yaşatan bu seri Newyork Bestseller'dan adını sildirmemesiyle belli oluyor.Kitap gene dört güçlü kadınla karşımıza çıkıyor.Onların durumları nasıl olacak nasıl sonuçlanacak derken bir bakıyorsunuz ki kitabı bitirmişsiniz.İster istemez düşünüyorsunuz zaten bende o sokakta olsam ne olur nasıl davranırım diye.

Bu kitabımızda eski sakinlerin yani maceramızın baş kahramanı Lydia ile birlikte Alix ve Bir Dilekle Başlar Herşey kitabından tanıdığımız Anne Marie var. Lydia'nın geçirdiği hastalıklar sebebiyle çocuğu olmadığı için evlatlık edinmek isterler ve talepleri kabul edilir. Lydia ve eşi bebek istemektedirler ancak hayat onları farklı tercihlere sürükler.

Alix ve eşi de evliliklerini bir bebekle süslemek isterler. Bunun için de Alix'in sigarayı bırakması gerekmektedir. Bununla savaş veren zaman zaman eşiyle tartışan Alix iradesine sahip çıkıp başarılı olacak mı? Örgü kursu Alix için işe yarayacak mı?

Anne Marie 'nin ufak bir kız çocuğu evlat edindiğini daha önceki kitaptan biliyoruz. Bu kitabımızda herşey yolunda gitmektedir ta ki Ellen'ın gerçek babası olduğunu söyleyen Tim ortaya çıkana kadar. Ellen ile Anne Marie'nin hayatına giren bu adam Ellen gerçek babası mı? Ellen'ı Anne Marie'den almak isteyecek mi?

Gelelim yeni kahramanlara. Bryan bir işadamıdır. Çikolata üreten bir şirketin sahibir. Babası ölünce işlerin başına geçmek zorunda kalmış ve stres, yorgunluk, uykusuzluk yüzünden genç yaşta tansiyon ve kolestrol hastası olmuştur. Aynı zamanda şirkete karşı açılan bir dava ile de uğraşmaktadır. Doktoru ilaçlarını kullanmasını aynı zamanda örgü kursuna gitmesini tansiyona faydası olduğunu söyler. Çünkü kendisi de örmektedir. Bryan "Örgüyle Bırak Alışkanlıkları" sloganına sahip örgü kursuna başlar. Hayatında süpriz gelişmeler olur.

Phoebe, nişanlısının uygunsuz bir baskında yakalanmasıyla ayrılma kararı almıştır. Çünkü bu ilk yakalanması değildir. İlkinden sonra çok özür dilemiş, aileler araya girmiştir. Phoebe de Clark'ın sözüne inanmış ve onu affetmiştir. Clark güvenilmeyen kişiliğiyle aynı olayı tekrarlar. Phoebe ayrılmakta kararlıdır. Ancak Clark peşini bırakmaz. Phoebe, Clark'ı sevdiğinden ona karşı zayıftır. Yenilmemeye kendi kendine söz verir. Blossom Sokağı'ndan geçerken örgü kursunu görür ve kayıt yaptırır. Onun da hayatı bu kursla değişecektir.

Yine arkadaşlığın, dostluğun, sevginin, aşkın, ailenin sıcacık anlatıldığı hoş vakit geçireceğiniz, okumaktan keyif alacağınız bir kitap. İyi okumalar. 




15 Mayıs 2015 Cuma

Hilekar, R. Gaye Önel [Kitap Yorumu]



Postiga Yayınları'nın kitap baskısı kaliteli oluyor. Bir çoğunun kapağı da ilgi çekici. Nitekim Hilekar'ın da baskısı kaliteliydi fakat bu defa kapak görseli ilgimi çeken ilk şey değildi. Hatta dürüst olmak gerekirse kapağını pek beğenmedim. =) Hilekar'ı duyduğum ilk an okumaya karar verdim çünkü bir Türk'ün kaleminden çıkma fantastik bir romandı. Biliyorsunuz Türk yazardan çıkma fantastik roman sayısı bir elin parmakları kadardır. Merak ettim. Nasıl etmeyeyim? Başarılı olmuş mudur?... Elime aldım, aldığım gibi de bir an olsun sıkılmadan okuyup bitirdim. 

Hilekar akıcıydı. Karakterler ilgi çekiciydi. Ve en önemlisi de çoğu Türk yazarın yaptığı hataya düşmemişti: Konu bir noktadan sonra saçmalamamıştı. =)

Gaye: Benden üç yaz küçük bir kız. Türk. Yazar. Hayal gücü benimkini üçe katlar. Kalemi iyi. Ara ara çocuksu bulduğum noktalar da oldu kitapta. Fakat yazdıkça çok daha iyi olacak bu belli. Zaten fantastik yazmak çok çok zordur ki Gaye bunu başarmış. Hele de kitaba öyle bir son yazmış ki! Ağzım açık kaldı. Kitaba başladıktan sonra beğendim deyip, sıkılmadığım için de devam ettim... Okumaya devam ettikçe serinin ikinci kitabını düşünmeye başladım. Ama kitabın sonu, o son sağ olsun! İkinci kitabı deli gibi istiyorum şuan. 
=)=)=) Gaye! Spoi ver bize Gaye! =)=)=)

Kitabın konusuna gelecek olursak... 

Hilekar; iblis avcısı Cassandra ile şeytanın oğlu, kara kanatlı, yakışıklı bir yüksek seviye iblisi olan Aidenhell'in aşk hikayesiydi. Fantastik romanda da aşka takılan bir ben varımdır yahu. =) Yani bir de tabi fantastik yönü vardı: Aidenhell'in Cassie'yi esir alması, meydan da olan bir kehanet vs. vs. var ki... Boş verin. Hayatlarında bir çok tehlike varsa ne olmuş. Aşka kim / ne engel olabilirmiş? ... Kendilerinden başka. Of! O noktaya değinmeyeceğim. Merak edin. =)

Yahu ne de güzel konusunu anlatıyorum. Aşka takılıp kaldım... Ya da benim durumumda Aidenhell'e.

Her neyse. Kitap Aidenhell'in Cassie'yi ölümden kurtarması ile başlıyor. Cassie ise ölüme, kendi iblis avcısı grubunun ihaneti üzerine yakalanıyor. Aidenhell'in onu ölüm meleğinin elinden kurtarmasının sebebi ise istediği şeyin elde etmenin tek yolunun Cassie'nin yardımından geçmesidir. Bu şekilde olaylar başlar. 

Başından sonuna tek bir an da olaysız geçmez. 

Sıkılmadan okuyabileceğiniz değişik bir fantastikti. Hem dolu dolu hem de bir o kadar yalındı. Tavsiye ederim okuyun. Seveceksiniz. Fakat unutmayın Hilekar'ın yazarı Türk. Yabancı fantastiklerle kıyaslama yapmayın.


14 Mayıs 2015 Perşembe

30 Yaşındaysanız Hayat Gerçekten Zor / Burçin Çelik [Kitap Yorumu]

Ve böylece meşhur ''Yamakdan'' ile tanışmış oldum. =) 30 Yaşındaysanız, Burçin Çelik'in kaleminden okuduğum ilk kitaptı. Son olmayacak.

Ben otuz yaşında değilim ama hayatın gerçekten zor olduğunun farkındayım. Burçin ise benden sadece bir yaş büyükmüş ve beni kendine hayran bıraktı. Benim yazabildiğim tek şey şu kitap yorumları. Çaktırmasak da olurdu hani. =)

Yazarın dilini sevdim. Eğlenceli bir romandı. Türü çik-lit zaten. =) Kitabın başından sonuna kadar gülümsetecek size neşe kaynağı olacak. Ara sıra da düşündürecek; doğru, yanlışı ve hayatı...

Kitapta yazarın kaleminden çıkan espriler kalite ve zekice. Sıkılmadan okuyacaksınız. Burçin Çelik'in bu tür de yazdığı ilk kitapmış sanırım ilk kitap için oldukça başarılı yazdıkça çok daha iyi olacağına da inancım tam.

Öyle ya da böyle bu kitap sürükleyiciydi. Aksini söyleyemem. Sık sık kahkahalar atarak, devamını her daim merak ederek hatta kimi yerler de sinir olarak bir çırpıda okudum, bitirdim.

Mesela Nazlı'nın aldatıldığını öğrendiği an da ki tavrına uyuz oldum! Uyuz! Konuya girmeden bunu belirteyim de. =)

Gelelim kitabın konusuna; kitap eve gelip de kocasını ev de başka bir kadınla basmasıyla başlıyor. Tepkisi ise şu: 'Günaydın. Bir an önce evimi terk edin hanımefendi.' .. Höng oldum tabi. Ben olsam o yatağa atlar ikisini de gebertirdim. Iıyyy ıyy tüylerim diken diken oldu. Ben olsam olayını geçelim... Gerçi Nazlı'nın da sabrı hödük, odun, alık balık kocasına karşı sabrı, vazonun birinin televiyonun ortasına fırlatmasıyla son bulmuştu. =) Oh, adamın kafasına geleydi bi aslında içimin yağları pek güzel eriyecekti...

Lafın özü daha en baştan tam bir çatlak olduğuna inandığım Nazlı'nın, akıllıca bir harekette bulunup kocasını boşadı. Sonrası ne mi? Sen yarım bıraktığın üniversiteye otuz yaşında başla. (Tebrikler Nazlı) Herkesin aşık olduğu hocayı kendine aşık et. (Alkışlar Nazlı) Sonra git kendinde bir güzel o hocaya aşık ol. (Yoksa akıllanıyor musun Nazlı?)

=)=)=)

Ve böylece ikinci evliliğini de hocası, Barış ile yapar.

Barış'ın bir de kızı var; Peri. Eh, Nazlı'da hamile kalıyor tabi. Ah doğuruyor da; üçüzlerini.

Daha neler neler. Nazlı'nın nazları, çocukların yaramazlıkları, Barış'ın halleri... Tam komedi!

Bu kitabı kahkalarla okumaya başlayıp yine kahkalarla bitireceksiniz.

Bu kitabı okuyun, keyfine varım derim.


4 Mart 2015 Çarşamba

Uyuyana Kadar / S.J.Watson (Yorum)




Gene bir gerilim polisiye romanını soluksuz okudum.

S.J.Watson'ın ilk romanı ''Uyuyana Kadar'' heyacanla okuduğum bir kitap oldu;bu yüzden Doğan Kitap'a teşekkür etmek istiyorum.

Uyuyana Kadar adlı eserdeki kahramanımız amnezi hastası Christine Lucas,her gün kendini yeni biri olaraka hiç birşey hatırlamadan uyanıyor.Geçmişi,yaşadığı yer,hayatı hakkında hiç birşey hatırlamıyor.Ve bunu hergün kısır döngü gibi yaşadığını düşünün.Gerçekten insan çıldırır.Ve etrafınızdaki insanların özellikle sizinle birlikte her sabah yanınızda kalkan birinin fotoğraflarla size açıklama yaparak geçmişinizi asize tanıtan eşiniz;ancak bir zaman sonra onunda sizden birşeyler sakladığını anlıyorsunuz.

Kitap çalan bir telefon le başlıyor.Kendisini Dr.Nash olarak tanıtan kişi Christine doktoru olduğunu iddia ediyor ve ona günlük tuttuğunu,günlüğün yerini ve ziyarette geleceğini söyler.Gün içerisinde doktoru ile diyalogları kocası ile arasında geçen diyaloglar,sorguladığı gerçekler....

Diğer okuduğum gerilim kitaplarından oldukça farklı bir gerilim kitabı.Sürükleyici,merak uyandırıcı ama en önemlisi umulmayan br sonla nihayete eren.

Eğer sizde farklı bir gerilim kitabı okumak isterseniz edebi kaygınız olmadan okuyabilirsiniz.

3 Mart 2015 Salı

Hayat Dolu Kızlar / Lauren Beukes (Yorum)

   Hafif dozlu gerilim ve fantastik tarzında bir hikaye. Konuyu sevdim mi? Evet. Ama ilk başlarda anlatımdan dolayı kendimi konuya adapte edemedim. Okudukça ve konu ilerledikçe bu sorun da ortadan kalktı. Sayfalar daha rahat birbirini takip etti. Yalnız bazı yerlerde katilin ruh halinin dile getirimi tekrar gibi geldi bana .

    Kapaktan bahsedeyim biraz. Ne konuya tam hakim ne de konunun dışında bir kapak olmuş. Ama baskı kalitesi gerçekten çok iyi. Kitaba dokununca o his anında sizi sarmalıyor. Kalite bakımından gayet başarılı ve kendi ayracı da mevcut.

   Konusu; Harper zaman içerisinde gezinebileceği bir eve sahip katildir. Ama öyle herkesi öldürmek gibi bir amacı yok. Kendince seçtiği bazı kızlar var. Bu kızların ona göre ortak tek bir özellikleri ver hayat dolu olmaları. Onları öldürdüğünde yaşam enerjilerini de almış olacak. Çünkü Ev bunu istiyor.

   Kirby, Harper'ın kızlarından biri ama o tek sağ kalmayı başaran. Harper onu öldürdüğünü düşünüyordu ama Kirby her şeye rağmen hayatta kaldı. Artık yapması gereken tek şey onu öldürmek isteyeni bulmak. Ama bunu tek başına yapamaz. O yüzden eski cinayet muhabiri olan Dan'dan yardım ister. Dan geçmişte yaşadıklarından dolayı ilk başta Kirby'e yardım etmek istemez ama onun inadının da önüne geçemez. İlk başlarda karşılıklı haber vermeye başlarlar birbirlerine. Dan spor haberlerini Kirby'nin üstüne atar. Kirby ise Dan'ın nüfuzundan yararlanmak ister. Sonraları Dan artık tamamen kızdan hoşlanmaya başlar ve Kirby'e yardım eder.

   Kirby ilk başlarda katilin kim olduğunu bilmeden onu büyük bir sabırla arar. Taki Harper Kirby'nin hayatta olduğunu öğrenene kadar. Artık Harper da Kirby'nin peşindedir.

   Güzel kurgulanmış bir hikayeydi. Bazı eksiklikleri de olsa keyifle okunabilecek bir kitap. Hele ki benim gbi bu tarz kitapları seviyoranız okumalısınız.

2 Mart 2015 Pazartesi

Gözlerindeki Canavar, J.M.Darhower [Kitap Yorumu]



Gözlerindeki Canavar... Masallarda ki gibi yakışıklı fakat ruhunda saflıkla alakalı tek iyi bir şey olmayan Ignazio'nun, ona aşık olduğu kadar ondan nefret de eden Karissa'nın hikayesi...

Bu kitap ne kadar aşk hikayesiyse bir o kadar da intikam romanıydı.

Aşk kitapları okurken çoğu zaman sıkılıyorum fakat bu kitabı soluksuz okudum. Bir sonra ki sayfayı çevirmeme neden olan merakım sağ olsun. :))
Kitabın sonu hele! Neye uğradığımı, ne düşüneceğimi, kitabın nasıl devam etmesinin isteyebileceğimi şaşırdım. Karissa gibi. Üstelik ben böyle bitemez derken devamı olduğunu bile bilmiyordum. Neyse ki varmış.

Yazarın kalemini de beğendim. Kitabın çevirisini de. Akıcıydı... 

Kurgu da en beğendiğim yan; Naz'ın değişmeyen karakteri oldu. Kitabın başında nasıl bir adamsa kitabın sonunda da aynen öyleydi. Kızı görüp aşık oluyor, evet. Fakat aşk ile bir an da temiz, saf birine de dönüşmüyor. İyi ki de dönüşmüyor. Klasik kurgulara benzememiş.

Eleştirilerim de yok değil: Mesela yaş farkı. Bu tür kitaplar da (özellikle de historicallar da, o tür okuyanlar iyi bilir) on/on beş yaş farkı oluyor. Bunda ise yirmi yaş fark vardı. Tam tamına yirmi! Çok fazla... Kız hele on sekizinde. Benim gözümde bir çocuk. Adam otuz sekizinde. Bu normal değil... Doğru değil.
Sonra, bir de adam kıza çok kötü davranıyordu. Canavarca. Yaptığı şeylerden çoğu kadına şiddet olarak tanımlanabilir. Karissa ise hem bunun farkındaydı hemde eğer durmasını isterse onun duracağının bilincindeydi. Fakat o durmasını istemiyor. Çoğu yer de Karissa bunu diyor. Bir nokta da aslında yazar bunu bize, okuyucusuna belirtiyor. Hani bir söz vardır; alan razı veren razı. Ben ne edem. Bu yanlışlıklar beni rahatsız etmedi. Çünkü bu bir fantazi kitabı. Bu demek değildir ki ben bundan hoşlanıyorum ya da hoşlanmıyorum... Ben sadece okuyorum.
Yazar kafasında bir kurgu yaratmış, yazmış. Ben kurgunun gidişatına yorum yaparım. Kurgunun içeriğine yorum yapamam. Kimse yapamaz. 

Tavsiye eder miyim? BU KADAR YAŞ FARKININ VE KADINA ŞİDDETİN DOĞRU OLMADIĞININ BİLİNCİNDE OLAN KİŞİ BU KİTABI OKUSUN DERİM.

Serinin ikinci ve son kitabını okuyacak mısın derseniz; evet. Merak ediyorum, kızın seçimi ne olacak. Nefret ettiği aşkı ile devam edecek mi? Adam canavarının zincirlerini çözebilecek mi? 
Bir çok soru vardı yarım kalan.

Ben bu soruların cevaplarını merak ediyorum. İkinci kitabı bekliyorum... 



•ALINTILAR•







Asla Yapma / Koethi Zan (Yorum)

   Bir süredir okumak isteyip de bir türlü okuyamadığım bir kitaptı. Aslına bakarsanız bir de kitabı okumayı erteleyişimin sebebi bazı olumsuz yorumlardı. İyi ki o olumsuzlukları o kadar da uzun soluklu düşünmemişim. Çünkü okuduğuma hiç pişman olmadım Hatta çok keyif aldım.
   Psiko-gerilim türü olan bu kitap tam benlikti. Hem psikolojiye merakım hem de gerilim kitaplarına olan ilgimden dolayı iki kavramın birleşimi bana çok iyi geldi.
   Kapak da konuya gayet uygun olmuş.

   İki kız arkadaşın geçirdikleri bir kaza sonucu 'asla yapma' dedikleri bir liste yapmasıyla başlıyor hikayemiz. Asla başka bir arabaya binme, asla gece dışarıda kalma, asla yabancılara güvenme... diye gidiyor listeleri. Hayatlarını da bu doğrultuda yaşamaya başlıyorlar.
Üniversiteye başladıklarında da bu kurallar geçerli onlar için. Ama bir gün kuralları biraz esnetmek istiyor Sarah ve bir partiye katılıyorlar. Hatta biraz uzun kalıyorlar diyebiliriz. Jennifer huzursuzlanmaya başladı zaman da kendileri için kiraladıkları arabayı şirketten istetiyorlar. Asıl olaylarda burda başlıyor. Arabaya bindikleri ilk dakkalardan itibaren Sarah bir şeylerin ters gitti hissine kapılıyor. Ama bu düşünceye fazla tutunamıyor çünkü hemen uykuya alıyor. Gözlerini açtıklarında kendilerini bir mahzende buluyorlar. Fakat tek değiller. İki kız daha var. Tracy ve Christine. Tracy olayı kendince özetlemeye başlıyor. Sarah'ın bu durumda ilk aklına gelen Jennifer oluyor. Arkadaşı orta görünmüyor. Diğer kızlar bu durumun şans olduğunu söylediğinde ve işler açıklık kazandığında Sarah sonsuz işkence ve bitmek bilmeyen bir esaretin içinde bulur kendini.

   Sarah geçmişe baktığında oradan nasıl kurtulduğunu, yapılan işkenceleri ve kimseye söyleyemedikleini hala unutamamıştır. Hapisten gelen mektuplarda işleri daha da çıkmaza sokuyor onun için. Ama Sarah her şey bir kenara, Jennifer için bazı şeyleri açığa çıkarmak zorunda ve ona bunları yaşatan kişiyi hayatı boyunca hapiste tutmalı. Tabii bu o kadar kolay değildir. Tracy ve Christine'den yardım ister. Tracy ilk başlarda pek yanaşmasa da yardım etmeyi kabul eder. Ama Christine bu duruma yanaşmaz. (tabii şimdilik)

   Araştırma yaptıkça hiç bilmedikleri bir dünyanın içinde bulurlar kendilerini. KDSM içerikli bu şiddet eğilimli dünyada hem geçmişe gidecekler hem de hiç bilmedikleri bir gerçekle daha yüzleşeceklerdir.

   Kitap için yapılmış bir video var. Belki izlemek istersiniz. En azından benim anlatamadıklarımı videoda bulabilirsiniz :)


26 Şubat 2015 Perşembe

Deniz Feneri Koyu, Kimberley Freeman [Kitap Yorumu]

Aslında benim için tek bir kelime yeter tüm kitabı anlatmaya; olağanüstüydü!

Günümüz ile geçmişi kusursuzca harmanlamış yazar. En sevdiğim türlerden biri epik fantastikse bir diğeri de bu; ailevi-dram. Hayata dair; her an kendimden bir parça bulabileceğim sayfalar arasında soluksuz gezindim. Kendimi kaptırmışım... Heyecan, hüzün, sevgi hatta dehşeti hissettim ben bu kitabı okurken.

Deniz fenerine sığınan iki kadının hikayesi gibi başlıyor her şey fakat Deniz Feneri Koyu'nda yazar öyle noktalara değinmiş ve her birini öyle gerçekçi ve dolu dolu anlatmış ki yazar! Dostluk, aşk, kardeşlik bağları... Bu bağlar birbirinden ne kadar uzaklaşsa da hiç kopmamış ve kopmayacak olmasının gerçeği.

Deniz Feneri Koyu; farklı yüz yılar da yaşamış iki kadının hikayesi...
Kitapta 1901 yılını Isabella'nın ağzından, 2011'i ise iki kız kardeşin; Libby ve Juliet'in ağzından okuyoruz.
Arada yüz yıl var ama bölüm geçişlerin de bir kez olsun kopukluk yaşamıyorsun. Kimberley Freeman, kafasında yarattığı kurguyu çok başarılı bir şekilde kağıda dökmüş.
1901 yılında zaman ve keder iyi niyetini tüketmiş bir kadındır Isabella. Çocuğunu kaybetmiş bir anne, cenazesine bile gitmesine yas tutmasına izin verilmemiş bir kadındır. O çok zengin kocası ve kocasının ailesi yüzünden, kendisi olmaktan çıkmış bir anlam da o ailenin gelini yerine malları olmuş. Öyle iğrenç bir adam ki Arthur! Midemi bulandırdı!
Kitap gemi de başlıyor... Isabella ve Arthur'un gemi de olmalarının sebebi ise kraliçe için yaptıkları parlamento asası. Arthur ve Isabella'nın babası kuyumcu. Asa da Arthur Winterbourne tarafından tasarlanıyor. Tasarladıkları arasında en değerli parça da bu asaymış. Arthur, asanın çalınmasından korktuğu için yanına Isabella'yı da alıp asa ile Sidney'e doğru yola çıkıyor. Fakat Isabella'nın aklında ki; Sidney'e vardıklarında kendini kaybettirmektir. Kaçıp, aşksız evlilikten kurtulmak, New York'da ki kardeşinin yanına sığınmak ister.
Kader... Gemi batar; tek kurtulan ise Isabella olur. Yanında asa ile birlikte üstelik. Fakat öyle bir yer vardı ki; Arthur'un öleceğini anladığı... Kendisi ile birlikte Isabella'yı da derinlere çekmek istedi, onu da öldürecekti! [Hayatta böyle iğrenç insanlar da var işte.] Neyse... Isabella küçük bir kasaba da deniz feneri ve onun bekçisine sığınır. :)) Mattheww; hayatta böyle erkekler de var mı bilmiyorum ama ona Isabella ile birlikte bende aşık oldum. O, o koyda aşkı ve özgürlüğü tatsa da kocasının ailesinin de asanın peşine düşeceğinin farkındadır. Nitekim öyle de oluyor...
2011 yılını ise Libby'nin ağzından okumaya başlıyoruz. Libby on iki yıldır sevdiği adamın; Mark'ın ölümünün yasını tutmaktadır. Fakat adamın yasını tutan bir karısı ile çocukları da var...
Mark bir Winterbourne'dür. Isabella ise Deniz Feneri Koyu'ndan doğup, büyümüştür.
Onun ölümünden sonra yirmi yıldır dönmeyeceğini söylediği o koya geri döner. Bir yandan Winterbourne ailesini ve batan gemiyi araştırırken bir yandan da yirmi yıldır konuşmadığı kız kardeşi ile barışmanın yollarını düşünmektedir. Fakat Juliet için Libby bir yabancı ondan önce de düşmanından başka bir şey değilmiş... 
İşte böyle... İki kadın; hayatı alt üst olmuş gene de pes etmemiş. Onların yolunu, mutluluğunu bulmalarını okuyorsun. O iki kadın gibi güçlü olabilmeyi diliyorsun.
Deniz Feneri Koyu, kitaplığımın en kıymetlilerinden biri artık. Çok sevdim, çok beğendim. 

Tavsiye ederim, okuyun. Okutun.

•ALINTILAR•






24 Şubat 2015 Salı

Baştan Çıkarıcı Atıştırmalıklar / Tara Sivec (Yorum)

   Hızla belirteyim ki kitap +18. Zaten yayın evi de kitabın arka açıklama yerinde uyarısını geçmiş.
   Konuya göre güzel bir kapak olmuş. Hani biraz düşününce sanırım iyi bir seçim demeliyim.

   Claire kendi kendine sürekli 'asla çocuk sahibi olmayacağım' naraları atan bir kızdır. Neden mi? Kedi beslemenin çocuk beslemekten daha kolay olacağına inanıyor ve bir de işin kadınsal yönleri kafasında dans ediyor. Size Cleire'in aklındaki düşüncelerin vajina dolaylarında dans ettiğini söylersem konuya yabancı kalmazsınız en azından. Çünkü fazla detaya girmeyeceğim. :D
   Claire'in en yakın arkadaşı Liz, sürekli onun bekaretinden yakınır ve bir gün Claire bu işin sonuca varmasını sağlar. İşte burası tam bir komedi. Çünkü Claire tek gecelik bir ilişki sonucu, sabah uyanır uyanmaz adamın yanından kaçar ve bir müddet sonra hamile olduğunu anlar. O satırları okurken Claire'e 'Ne oldu yavrum, hayat tam da hayal ettiğin gibi ilerliyor değil mi?' diye lafı yapıştırdım. Tabii o beni duymadı bile :D

   Carter sabah uyandığında, yanında dün geceki o çikolata kokulu kızı bulacağını sanarak gözlerini açtı. Ahh büyük hayal kırıklığı. Hani kız nerde Carter? Tabii ki kaçtı. Kitapta en eğlendiğim bölümlerden biri de Carter'ın yatakta kendinin tek başına olduğunu anladıktan sonraki beş dakika. Aklıma geldikçe hala gülüyorum. Neyse Carter o malum anları atlattıktan sonra Claire bulmak istedi. Hakkını yememek gerek. Tabii Claire de onu baya bir aradı. Tek sorun birbirlerinin simlerini dahi bilmiyorlardı.

   Beş yıl sonra hiç beklemedikleri bir anda karşılaştıklarında bu onlar için büyük bir şok olsa da artık ikisinin ortak bir noktası var. Gavin. Yani oğulları. İlk başlarda ne kadar da birbirlerini zorlamış gibi yapsalar da çok geçmeden aile olmaya başlıyorlar.

   Kitap da küfür ve cinsel içerik çokta olsa yazar aile bağı, arkadaşlık, aşk kavramlarını güzel işlemiş. Az biraz da anlarım biçimi Pucca vari geldi.

   Eğer küfür ve cinsel terimlerden dolayı rahatsızlık duymazsanız bolca gülüp eğleneceğiniz bir kitap olacaktır sizin için. Ve kitabımız burada da bitmiyor. 3 kitaplık bir seri bizi bekliyor. Bu da demek ki bu çılgın aile ile daha işimiz bitmedi :D

18 Şubat 2015 Çarşamba

Masum Koza / Özge Erkin (Yorum)


Ve sen deniz gözlü yalvaracaksın bana!...

   Dedi ve beni anında kitaba bağladı. Nasıl anlatsam. Ne desem bilemiyorum ama bu kitabı okuduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Konusu, işleyişi, anlatımı, duygu yoğunlu.... daha geri kalan her şeyiyle çok iyiydi. Kapak zaten ilk gördüğüm anda okumama sebebiyet oldu. Eğer bir gün biri çıkıp bana bir yazarın kalemini bu kadar beğeneceğimi söyleseydi ona çok gülerdim açıkçası. Ama işte öyle erkenden demir almamak gerekirmiş. İnsan biraz denizin ona ne sunacağını beklemeliymiş. Sanırım bana da olan buydu...

   Hayal üvey babasının 12 yaşından 16 yaşına kadar ona tecavüz etmesi sonucu artık hiç bir erkeğe kalbini açamıyordu. Her erkek onun için geçmişin bir intikamıydı. Taa ki karşısına Poyraz çıkana kadar. Ona içinde dizginlenemeyen bir bağla bağlanana kadar. Poyraz ise; O doğduğu gün ölen annesinin acısını içinde taşıdığı andan itibaren hayatına bir kadın almayı bir an bile aklına getirmemişti. Ama hayat karşısına en güzelini, Hayal'i çıkardı. Poyraz'ın tez eksiği içindekileri diline getirememesi oldu ilk anlar. Ama Hayal öylemiydi. O'nun kirli bir geçmişi, inkar edilemez acıları vardı.
   Poyraz'ın Hayal'e olan duygularının eminliliğinden sonra artık geri dönülmez bir yola girdiler. Çünkü Hayal için her ince bir çizgiden ibaretti. Ta ki onun kapısına kendi ayaklarıyla gelene kadar. O andan sonra Poyraz onu hiç bırakmayacağını anlamış, Hayal de onsuz yaşayamazdı. Aşk güzel şey... Ama öncesinde acı yaşanmalı...

   Kitabın ilk yarısından sonra olaylara bütün hakimiyetiyle el koyan bir karakter oldu. Devran. Ben ona lakabıyla hitap istiyorum, yani Destan. Adı gibi destan bir adam. Aşık olunası, gözü kapalı ölünesi. Her şeyiyle sahip olunası. Hayal için hiç olmayan abisi.. Onu öyle güzel sahiplenip, öyle güzel koruyor ki keşke diyorsunuz kitap karakteri de olsa o koruduğu ben olsam. Hayal için her an yakıp yıkmaya hazır bir adam. Çünkü onu ölen kızı yerine koymuş. Bir yan karakter ancak bu kadar sevilir. Hani kitap hayal ve Poyraz döngüsünde olabilir ama bana bıraksanız size sabaha kadar Destan'dan bahsederim.

   Bu kitabı okuyun. Bir çocuğun masumiyetinin nasıl elinden alındığını, yaşadıklarıyla nasıl kendini zehirle beslediğini ve bu zehrin nasıl bir aşka dönüştüğüne şahit olun. Ve kitapta bütün adı geçen karakterlerin hikayelerine az da olsa tanıklık edin. İçiniz ezilsin, üzülün, kahredin, sinirlenin, kızın, gülümseyin ve sonunda onlar adına mutlu olun...

Not: Kitapta ki müzikleri asla es geçmeyin. Kitabın sonunda ne kadar yerinde seçimler olduğunu anlayacaksınız.


12 Şubat 2015 Perşembe

Gölgeler / Paula Weston (Yorum)

   Fantastik okumayı seviyor musunuz? Melekler, düşmüş melekler, iblisler, zebaniler, Refaim... ne ararsanız bu kitapta. Hatta daha fazlası bile var. Bir kere olaylar ilk sayfalardan başlıyor. Daha siz 'Hopp ne oluyor!' demeden bakmışsınız ki sayfalar ardı ardını kovalıyor. Bir ara kendimi 'yavaş yaşayın biraz' derken bulmuş olabilirim :D

  Kapaktan bahsedelim biraz. Ben kapağı sevdim. Hatta diğer kapaklara da bakındım. Ama yok bizim kapak bence daha güzel. Buradan tasarımcıya 'teşekkürler, güzel kapaktı' notumu ileteyim. Bakı kalitesi de gayet başarılı buldum bir yayın evi ne yalan söyleyeyim. Sayfa düzeni, punto felan insana okurken hiç zorluk yaşatmıyor, aksine kolaylık sağlıyor. Bir de ayraç var tabii. Ülkemizde bazı yayınevlerini bu konuda çok başarılı buluyorum. Yabancı Yayınları da bunlardan birisidir. Hem kitapla çok uyumlu hemde dikkat çekici. Hele benim gibi ayraç takıntınız varsa :D

   Az bira konuya değinelim ne dersiniz? Abartırsam dur yeter deyin veya gerisini okumayın.Tabii kitabı okumadıysanız...
   Gabe ikiz kardeşini bir kaza esnasında kaybeder ve onun yasıyla yaşamaya alışmaya başlar. Ehh artık ne kadar alışabilirse. Ama bir gün Rafa çıkagelir ve her şey çok farklı olmaya başlar. Gabe'in bütün anılarının hepsi -ki büyük ihtimal hepsi- aslında var olmayan bir hayatının ürünüdür. Artık başlarına her ne geldiyse biri gerçekte yaşadığı bütün hayatını hafızasından silmiş ve yerini sahte anılarla doldurmuştur. Rafa'in Gabe bulmasıyla bazı taşlar yerine oturmaya başlayacak ama bu tabii ki hem zaman alacak hem de baya bir karmaşık olaylar yaşamasına sebep olacaktır. Mesela Gabe hem kendinin kim olduğunu bilmiyor, hem de sürekli etrafında her an yeni biri buluyor ve kimseyi hatırlamıyor.

   Kitapta herkes her an size hem çekici hem de çok itici gelebilir Yani iki dakika önce kötü diye okuyup gıcık olduğunuz kişi iki dakika sonra gözünüzde farklı şekillenecektir. Ben bunu sürekli yaşadım mesela.Hele ki Malachi. Onu nasıl bir kefeye koyacağımı çok şaşırdım. Az önce pislik dediğim adamı az sonra sevmeye başlamam sanırım bende bir sorun olduğunu gösteriyor. Değil mi :) Ya da yazar işini iyi biliyor.

   Ahh yine çok konuştum sanırım. Ama şunu da eklemeden yorumu bitirmeyeyim. Kitabımız seridir ve yazar öyle bir yerde son vermiş ki kitabın sonuna yazılan teşekkür notunu ben hikaye devam ediyor sanaraktan okumaya başladım bir an. Tabii jeton sonradan düştü. Hepsi yazarın ve yayın evinin suçu. Biri yazıp diğeri basmasaydı bende bu hale düşmezdim. :))

   Son olarak; okuyun efenim, bu seri kaçmaz :D



9 Şubat 2015 Pazartesi

Ah Be Sevgilim / Seda Özay (Yorum)

   Kimi insan kağıda sadece mürekkebin yettiğince yazar. Ama kimisi ise yüreği yettiğince... Seda Özay o yürek yetenlerden. Kendi yüreğinin yetti yerleri yazanlardan. Ama bilmesi gerek ki o yazdıkça ben bir 'Ahh' diyorum. Onun mürekkebi yüreğinden damlıyor kaleme.
   Hani Temelkuran'ın bir sözü var ya 'İnsan yarası yarasına denk geleni seviyor demek ki.' işte tam da böyle sevmeleri hissettiriyor bana. En çok da dokunduğu yerler acıyor okurken. Ama olsun diyorsun sonra.. Acısın... Acısın ki, kıymeti olsun çekilen acının ve okunan satırların.

   Farklı kadınlar, farklı olduğu kadar da birbirine bağlı hayatların hikayesini anlatmış Seda Özay. Her kadının aşkta ne kadar benzediğini, aşkı istemese de ona sırt çeviremeyeceğini göstermiş. Verda , Julide Hanım, Gaye... Bir de mektuplarda ki Dora. Ah o mektuplar.. Okurken bana yazılmalı böylesi ve ben sevilmeliyim öylesi diyorsunuz. Ama nerede satırlardaki aşklar. Hissedilmesi zor duygular. Ancak kitaplar da kaldı..
   Julide hanım'ın sırları, Verda'nın yüreğine vurduğu kilit ve Adamın Teki... Ah o Adam... Tam da öylesi adamlara ihtiyaç duyarız işte bizler.

   Seda Özay'ın okuduğum ikinci kitabı ve bir yazar ne kadar size yazdıklarıyla yakın olabiliyorsa o kadar içinize dokunuyor demektir. İşte o da bunu fazlasıyla yapıyor.

   Biliyorum sen şimdi bir kitap daha yazma aşamasındasın ve ben sana bir 'Ahh' daha diyeceğim, biliyorum...


ALINTILAR

''Ben bize hala inanıyorum sevdiğim kadın.(Sen artık bana bir şey yazmasan da)... Adamın Teki!
''Madem ki kader güçlü kimseyi yere çalıyor, herkes benimle birlikte ağlasın.''
''Hep aşk... Hep aşktan böyle oluyor insanlar. Kalbe ağır geliyor aşk...''
''Ne varsa hepsinin hatırına bak.. yine beraberiz...Böyle de olsa kavuşmak güzel değil mi?...Seni seviyorum Adamın Teki...'' 

21 Ocak 2015 Çarşamba

Kördüğüm / Calia Read (Yorum)

   Tam dedim ki yok arkadaş sıradan basit bir konu ile bitecek.. Bence hiçbir şey için bu kadar erken konuşmamak gerekir. Helen ki konu kitap ise...

   Nasılda şaşırttı beni. Bir kitapta en çok sevdiğim özellik, okurken beni hayrete düşürmesidir. Ters köşe yapması. Tam da bu dediklerim oldu. Öyle bir sonla bitti ki sanki okuduklarımı ben hayal etmiştim de biri beni sonradan uyandırdı.

   Çok kuvvetli bir kalemle karşılaşmak sanırım insanı bu derece değişik duygularla sarmalıyor. Aklımda hem yazar için hem de konu için binlerce övgü sözü var ama hepsini burada sıralayamıyorum. o yüzden az biraz konudan bahsedelim :)

   Hikayemiz; Naomi bir akıl hastanesine yatması ve asıl hikayesini doktoruna anlatmasıyla başlıyor. İlk başlarda kimseye güvenmediğinden doktoruna da çekingen yaklaşıyor. Ama sonra doktoruyla arasında sessiz bir güven duygusu oluyor ve anlatmaya başlıyor. Tabii kendince. Lachlan, Max, Lana, Lana'nın babası, annesi ve hikayeye dahil olan diğer kişiler. Daha sonra o kişilerle olan bağlılıkları. Mesela Lana ile ne kadar iyi birer dost olduklarını, Lachlan'a çocukluğundan beri olan aşkını, Max'e duyduğu karşı konulmaz arzuyu ve dahasını... Dahası derken asıl olay da orada aslında. İşte tam o 'dahası' demekle yetindiğim yerde öyle tüyler ürpertici bir olay yatıyor ki okurken kitaba sizi kenetleyecek.

   Naomi anlattıkça hikaye kafanızda şekilleniyor. Şekillendikçe taşlar yerine oturuyor. Ama sonra... Yani
kitabın sonunda, yazar bize öyle bir son yazmış ki bütün o yerine oturttuğunuz taşlar bir anda yerle bir oluyor.

   Benden size bir tavsiye; bu kitabı okurken okuduklarınızı iyi düşünün. Tartın, biçin, ne yaparsanız yapın ama güvenmeyin, inanmayın... :D

   Bana böyle kitaplar lazım. Beni deli edecek. Okuduğuma değecek. Ve beni şoke edecek. Bana bunlarla gelin. Bu kitabı da mutlaka okuyun, kesinlikle okuyun, OKUYUN işte!!!

ALINTILAR


''Unutma ki en temiz ruhların içinde bile bir parça karanlık vardır.''
''Dünyada yaralanmamış hiç kimse yoktur.''
''Mutsuzluğu hissediyorum ama mutluluğu asla.'' 
''Hayal alemi yaşanacak en güzel yerdir.''
''Tanrı her akla hakikat ile huzur arasında bir seçim yapmayı sunar. Hangisini istiyorsan onu seç, asla ikisine birden sahip olamazsın.''
 ''Aşkın bir örümcek ağına benzediğini biliyordum. Bir kere yakalandınız mı, kaçış yoktur.''

28 Aralık 2014 Pazar

Gündüz Sefası / Sarah Jio (Yorum)

   Nasıl bir hayal gücü var bilmiyorum ama Sarah Jio her yazdığıyla insanı kendine hayran bırakıyor gerçekten. İster istemez onun büyüsüne kapılıyorsunuz. Üslubu, konuysa hakimiyeti gerçekten şahane. Okurken insanın hem canını yakıyor hem öylesine kitaba bağlıyor. Şimdiye kadar hiç bir kitabını okurken sıkıldığımı hatırlamıyorum. Gerçekten gıpta edilecek bir yazar. 

   Kapağa biraz değinecek olursak, Arkadya Yayınları bu konuda o kadar başarılı ki okuyucuya sızlanma payı bırakmıyor. Ne diyebilirim ki nice güzel kapaklara inşallah :D

Gelelim her zamanki gibi içimiz acıtan ama okurken insanı hikayeye hapseden konumuza; iki kadın.. Ada ve Penny. Ada günümüzde ki kahramanımız Penny ise hikayemizin geçmişte ki kahramanı. 

   Ada işinde başarılı bir kadındır. Özel hayatında ise şans ona gülmüş ve güzel bir evlilik yapmıştı. Ona deliler gibi aşık, anlayışlı bir kocası ve bir kızı var. Bazı gittiği iş gezilerine sırf ailesiyle daha çok zaman geçirebilmek için onları da yanında götürüyordu. Son çıktıkları gezi Ada'nın hayatını tamamen altüst etti. Eşi ve kızı öldü.

   Penny annesinin isteği üzerine görgü kuralları için bir kursa yazılmıştı. Aslında bu kurs bir nevi koca bulmak içindi.
Bir gün öğretmenine kahve almak için çıktığında hayatının erkeği ile tanıştı ve kısa zaman sonra evlendiler. Eşi ünlü bir ressamdı. Her şey güzel başlamış ve güzel gidiyordu. Kocası onlar için bir tüzen ev satın aldı ve orada yaşamaya başladılar. Penny eşinin sürekli resim yapmak için atölyesinde oluşunda kendini yalnız hissediyordu. Bir çocuğu olsa belki acısı biraz diner diye düşünüyordu fakat kocası asla bir çocuk istememişti.
   Ama sonra Penny tüm yalnızlığını Collin ile giderdi. Ona aşık oldu. Ve her şey değişti.

Yüzen bir ev bu iki kadının acılarına şahit olup onların tüm sırlarını açığa çıkaracaktı. Ama bunu yapması gereken sadece evin sakladığı anılar değil Ada'nın da Penny'e karşı olan merakıydı. Bakalım sırra ortak olanlarda bunun açığa çıkmasını istiyor mu?

   Geçmiş ve geleceğin harmanlandığı, çok özel bir kurguyla bütünleşen güzel bir kitaptı. Her kadının biraz olsun kendine pay çıkaracağı, iç hesaplaşmaların yapıldığı bir hikaye. Ada ve Penny... Onların bu hikayesi okunmaya kesinlikle değdi.

                              

                         Alıntılar


''Düşüncelerini kontrol etme, derdi. Bırak aklına gelsinler. Ben de canımı acıtmalarına rağmen öyle yaptım.''

''Bundan yirmi yıl sonra, yaptığınız şeylerden çok yapmadıklarınız için hayal kırıklığı yaşayacaksınız. O yüzden düğümlerinizi çözüp halatlarınızdan kurtulun ve sığındığınız güvenli limandan uzaklara yelken açın. Yelkenlerinizle rüzgarı yakalayın. Araştırın. Düşleyin. Keşfedin.''  

20 Aralık 2014 Cumartesi

Kundakçı / Chris Cleave (Yorum)


   Bugünlerde okuduğum bir çok kitap beni çok farklı hissettirdi. Bunlarda biri de Kundakçı. Yazarın dili pek alışık olmadığım bir tarzı ve bu beni zorladı. Kitap imla kurallarından yoksun yazılmış ve bunu yazarın anlatım şekline bağlı kalmak açısından yapıldığı yazılmış. Bana göre buna hiç herek yoktu. Çünkü okurken bir çok yeri tekrar etmeme sebep oldu. Anlama zorluğu çektim ne yapayım. :)

   İlk sayfaların bir bölümünde kitaba övgü yağdırılmış. Hem de çok iyi bildiğimiz yerlerden. Hımm bunlar nasıl kitap okuyup değerlendiriyor dedim endi kendime. Konu kötü demiyorum. Sadece anlatım tarzı insanı çoğu yerde sıkıyor. Ve kitap okurken, okuduğum kitap da diyalog olmasını isterim ben. Düz bir yazı değilde ahenkli olması gerek. Ne bileyim hani bir çok kitapta vardır ya bölüm 1 felan. Öyle olsun isterim. İnsan bazen sıkıldığında nefes almalı. Ama bu kitapta nefes almak için baya bir yol katetmek gerekiyor. Yoksa anlatımın herhangi bir yerinde ara verirseniz sonradan biraz geriden başlamak gerekiyor.

   Kundakçı'dan önce okuduğum Gölge Hırsızı kitabındaki küçük çocuğun kitapta adı hiç geçmemişti ve alın işte bu kitapta da kadının adı yok. O yüzden ne diye hitap edeceğim bilmiyorum. Neden normal kitaplar beni bulmaz veya neden ben sürekli bu tarz kitapları bulurum. :)

   Konusu; eşi ve oğlunu maça gönderen kadın bir kaç gün önce tanıştığı bir gazeteci ile kendi evinde maçı izlerken sevişmeye başlarlar ve tam o sırada maç sahasında büyük bir patlama olur. Kadın birden kısa bir şok yaşar ve sonrasında hemen sahaya giderler. Gördükleri karşısında travma geçirir. Gözünü açtığında kendini hastanede bulur ve kısa süre sonra oğlu ve kocasının patlamada öldüğünü öğrenin. Kitap burdan sonra kadının psikolojik travmasını anlatır yani kadın bir yerde kafayı yemiştir. Mesela oğlunun yaşadığına inanır. Hatta onunla konuşur. Eşi ve oğlunun öldüğü patlamayı Usame Bin Ladin'in yaptığını düşünüyordur. Hikaye de kadının Usame'ye bunları mektuplarında yazış şekliyle anlatılıyor zaten.

   Okurken bir çok kez yarım bırakma dürtüsüyle savaştım. Beklentimi karşılamadı ne yazık ki. Ama yazarın çok bahsedilen Küçük Arı kitabını alıp okuyacağım. Eh ondan sonra da kesin bir yargıya varırım sanırım.
Umarım Küçük Arı çok daha iyidir ve yazar haneme bir kalem daha ekleme fırsatım olmuş olur.

19 Aralık 2014 Cuma

Gölge Hırsızı / Marc Levy (Yorum)

   Yazarın okuduğum ilk kitabıydı ve benim için çok farklı bir deneyim oldu. Dili akıcı ve çok değişik bir konusu var. Tür olarak tam hangi kategoriye girer kestiremiyorum aslıda. Çünkü çocukluğuyla başlıyor ve yetişkinliğle sürüp gidiyor. Ama şu kesin, herkes okumalı..

   Kitabın da adından anlaşılacağı gibi baş karakterimiz bir gölge hırsızı. Ama bunu isteyerek bilerek yapmıyor. Aslında bu yeteneğini fark ettiğinde daha küçük bir çocuk. Zaten kitabın adını verdiği konu da sadece çocuğun küçük yaşlarında iken söz ediliyor. Ama yetişkinlik dönemin de bu paravan arkası gibi kalıyor ve genellikle yaşama dair bir anlatım hakim sürüyor.

   Ana karakterimiz, (kitapta adı hiç geçmediği için isim kullanamıyorum) arkadaşı Luc, Yves, çocukluk aşkı Clea ve yetişkinlik dönemindeki kısa flörtü Sophie ile hikayemiz çevrelenmiş. Tabii bir de çocuğun annesi var. Çocuk küçük yaşta babasının evi terketmesiyle annesi ile yaşamaya başlar. Ama gölgeler onu bir türlü rahat bırakmaz ve bu özelliğinin ona bir görev yüklediğini söylerler. Başkalarının mutsuzluklarının sebebini bulmak ve yardım etmek.
   Bir gün annesiyle yaptığı kısa bir tatilde sağır ve dilsiz bir kıza aşık olur ve gölgeler yer değiştirdiğinde kızın gölge sesinin duyar. Ama daha ufak ve aşık olduğu için onu sadece dinleyip, yüzüne gülen birinin onun için mükemmel olduğunu düşünmekten başka hiçbir şey umurunda değildir.

   İkinci bölüm ise üniversite hayatı anlatılıyor. Başlangıç dönemi, Sophie ile olan çıkmaz sokak ilişkisi. Luc'u tıp fakültesine göndermesi için babasını nasıl ikna edişi, çocukluğundan bu güne kadar gelen arkaşlıklarının onun hayatındaki önemi ve çocukluk aşkı ve en son annesinin ölümü...

   Kendinizi, annenizi, arkadaşlarınızı ve en önemlisi kendi duygularınızı bulacağınız çok güzel bir hikaye. Okurken sürekli kendinizi o çocuğun yerine koyuyorsunuz. Düşsel güzel bir yolcuğa çıkmak için bu tarz kitaplar birebir.


           Alıntılar


''Bir kerecik de olsa güçlü olan bendim; hayal kurmak bedava ne de olsa.''


''İnsanın mutlu olduğunu hissetmesi için birinden işaret beklemesi çok ürkütücü.


''Zaman sadece geçermiş gibi yapıyor. En basit anlar, içimize hiç silinmemecesine demir atmış duruyorlar.''

10 Aralık 2014 Çarşamba

Yağmur Sonrası / Sarah Jio (Yorum)

   Gerçekten de Sarah Jio ne yazarsa yazsın okunur. Okuduğum diğer kitapları gibi bu da çok güzeldi. Kitabı elinize alıyorsunuz, içinizi acıtan o öyküyle beraber kısa bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Neden mi kısa? Çünkü bir çırpıda okunuyor. Nasıl başladı, sonu ne zaman geldi anlamıyorsunuz. Ben, sonuna geldiğimin farkına bile varamamıştım. Kendi kendime 'Allah'tan daha bitmedi' derken son sayfayı okuyormuşum. :D

   Anne ve Westly'nin aşk dolu, hüzün ama sonu güzel biten hikayesi.

   Anne nişanlı bir genç kızdır. Onu seven bir nişanlısı, zengin bir hayatı ve çok iyi bir dostu vardır. Tam nişanlandığı gün Anne en yakın arkadaşı Kitty'i ağlarken bulur. Kitty, bu nişanın onların dostluğunu bozacağını, onları ayıracağını söyler ve orduya katılarak hemşirelik yapacağını belirttir. Bunun üzerine Anne, en yakın arkadaşını yalnız bırakmak istemez ve onunla gitmeye karar verir. Aslında bu gidiş ilk önce kendi içindir. İçindeki duygulardan ne kadar emin, onu sorgulamak için.

   Kitty her zaman gittiği ortamlara çok çabuk alışırken Anne ise hep geri durmuştur. Belki de dengeyi hep böyle sağladılar. Ama alışık olmadıkları bir yaşam tarzında bakalım kim daha çok hayata tutuna bilecek ve en az yarayla kim bu mücadeleden çıkabilecek.

  Anne'nin aklında o hep sözü edilen doğru insanı bulduğunda yüreğin farklı çarpacak düşünceleri yüzerken, ansızın Westly ile tanışır ve dünya onun için artık farklıdır. Nişanlısına duyduğu hislerin hepsi bir sis bulutu gibi dağılır ve yerini Westly'e olan aşkı alır.

   Ansızın tanık oldukları bir cinayet, savaşın getirdiği ayrılık ve bir dostluğun ihanetle sona ermesi...

   Hani vardır ya hayatınızda okunması gereken kitaplar listesi. İşte bu kitap o listede kesinlikle yer etmeli.

               

                                   Alıntılar

''Hayatında hiçbir zaman rol oynayamazsın, özellikle aşk söz konusu olduğunda.''

''Umut tükenmiş gibi görünse de, ikinci şans her zaman vardır.''

''Gerçek aşk söz konusu olduğunda, hiç bir şey karmaşık değildir.''

4 Aralık 2014 Perşembe

Sonsuz Yemin / Caragh M. O'Brien (Yorum)

 


   Güzel bir seri. Güzel bir anlatım ve akıcı bir konu. Bu seriye bir merakla başlamıştım ve iyi ki başlamışım diyorum. Çünkü bir çırpıda kendini okutan kitapları severim. 3 kitapta da hiç sıkılmadan okudum. Hepsi ayrı bir güzeldi. Yayın evinin kapak seçimleri de çok güzel olmuş açıkçası. Seri kitapların birbirine uyum göstermesi daha cazip gelmiştir her zaman bana. Baskı kalitesi, imlalar felan gayet iyiydi. Zaten Martı Yayınları bu konuda seçici bir yayınevi ve bu konuda kesinlikle çokça artıyı hak ediyor.

   Konuya değinecek olursak ilk önce kaba taslak genel olarak biraz bahsetmek istiyorum. Çünkü belki aranızda hiç okumamış olup seri hakkında ön bilgi edinmek isteyen olabilir.

Serimiz distopya türü bir hikaye barındırıyor. Gaia baş karakter. Annesi bir ebe ve bütün bilgilerini kıza
aktarmıştır.. Hatta diyebilirim ki kız annesinden daha yetenekli. Ama onu diğer herkesten ayıran en birincil özellik bu değil. Yüzündeki doğum lekesi. Gaia bu doğuştan kendince kusurundan dolayı hep çekingen ve dışa kapalıdır. Bana göre bu iz ona bir armağandır ama o bunu ancak gelecekte anlayacak. Yaşadıkları yer ikiye ayrılmış durumda. Hani hep vardır ya zenginle ve fakirler... Bir nevi onun gibi. Ama burda durum biraz karışık. Çünkü zengin kesimin diğer kesimin çocuklarına ihtiyacı var. Zaten seri bu konu üzerinde dönüyor. Ama ben ilk iki kitabı detayına girmeyeceğim.

   3. kitapta her şey bir çözümleniyor. Nasıl mı Gaia sayesinde. Aslında Leon'un payı çok büyük. Ne de olsa o aşık bir erkek. Kim sevdiği kadın için ölümü göze almaz ki? Leoan'da tam böyle yapıyor ve yeni bir yaşam için babasına başkaldırıyor. Kitapta olaylar çok hızlı gelişiyor ve bir anda kendinizi hızlı bir serüvenin içine buluyorsunuz. Ama bir sonraki sayfaya geçmek için sabırsızlandığınız bir serüven. Ölümler, yıkımlar ve bir sürü olaylar. Ama bu kitabın en can alıcı yeri ise Gaia'nın başına gelen ve kitabın sonun doğru okuduğumuz olay. Tabii ben size bunu da anlatmayacağım yoksa ne anlamı kalır ama dimi :D

   Son olarak bu seri için şunu demeliyim ki eğer distopya seviyorsanız tam sizlik bir seri. Aslında her kesime hitap ediyor bence. Okuyun pişman olmazsınız ;)

                              ALINTILAR


''Söyleyeceğin hiçbir şey, aklından geçirip de bana söylemediğin bir şeyden daha kötü olamaz.'' (S/169)






22 Kasım 2014 Cumartesi

Kağıt Kesikleri / İclal Aydın (Yorum)

   İnsanı insan yapan en büyük eylemlerdendir acı. İclal Aydın'da kitabında acıyı konu almış. Ama çok farklı acılardan değinmiş yaralarımıza. O yaralar ve yaraların nasıl can acıttığına. Belirli örnekle, hikayelere değinerek anlatmış acıyı. 
   
   En çok beni etkileyenlerden biri de Shophie'nin Seçimi adlı filminden bir bölümdü. Shophie, Nazi albayın emriyle kazanda yanan ateşe çocuklarının birini atmalıdır. Hangisi olduğuna karar vermek zorunda yoksa albay her iki çocuğu da kazana atacaktır. Bir anne nasıl böyle bir tercih yapabilir? Yapılmaya mecbur bırakılabilir aklım almıyor. Tam albayın her iki çocuğu kazana atın emrini verirken Shophie askerleri durdurur ve kucağındaki küçük kızını kazana atmalarını söyler. Hayatta kalan beş yaşlarındaki oğlu olur. O an ne hissetti de kızını verdi? kitap boyunca düşündüm bunu, ama bir cevap bulamadım.
  
   Kitap birçok hikaye kesitleri ile dolu ve hepsinin ortak tek noktaları acı. Kitabı okurken
öyle yoruldum ki anlatamam. Neden mi? Bana hissettirdiklerinde. Tekrar tekrar okuduğum satırlarından. Duyguların yoğunluğunda…
  
   Kitapta bahsi geçen birçok kitap ismi ve filmler var. Kitapları okunacaklar listeme ekledim bile. Filmleri de en kısa zamanda izleyeceğim..
  
   Kitapta altı çizili o kadar yer var ki.. Hatta tüm kitabın satırları ayrı bir his..Bu yüzden sadece bazılarını paylaşacağım sizinle... 

''Acıda eşitlenir insan.''  

''Kendine acımasız olmakla kendine çok acımak arasında hiçbir fark olmadığını fark ettim birden.'' 

''Oysa başkalarının acısıyla da öğreniyormuş insan hayatı ve öğrenmenin sonu hiç okmuş...'' 

''Nedense insan hep en son ve en çok sevilen olmak istiyor.'' 

''Sevgi tercih kabul etmiyor.''  

''Kendin olmak meselesini safsataya çevirenler, kendi bahçelerinde dal olmamışken benim bahçemde ağaçlık taslıyor gibi gelirler bana.''  

''Kimi sözler tıpkı kimi uykular gibi susmayı gerektiriyor.'' 

''Hepinizi rüyalarınızdaki cennetten, dizleriniz de ki yara izinden, dilinizdeki zehirden ve gülüşünüz de ki masumiyetten tanıyorum…’’






20 Kasım 2014 Perşembe

Umut (Hayat Akan Bir Sudur) / Ayşe Kulin (Yorum)

 
  Ayşe Kulin'in yazmış olduğu Veda (Esir Şehirde Bir Konak) kitabının devamı olan Umut, en az Veda kadar güzel bir kitap. Kitap dil bakımından eski kelimeleri barındırsa da sadeliğini korumuş. Akıcı bir üsluba sahip. Beni ilk başlarda biraz zorlayan sadece isimler oldu. Yeni karakterler. Okuyanlar bilirler, kitapta bir hayli fazla karakter var. Haliyle hepsini bir anda hafızada tutmak zor oluyor.
  İlk kitap Veda'da Ahmet Reşat'ın sürgünüyle sona ermişti. Bu kitapta nihayet Ahmet Reşat ailesine kavuşuyor. Tabii biraz sancılı zamanlardan sonra. Tabii her şey ilk zamanlarda bıraktığı gibi değil. Bir hayli değişmiş. Kendide zamanla bu değişimlerin bir çoğuna ayak uydurmaya çalışıyor. Evde her zaman ki şamatalar yerini koruyor ama. Hep sevmişimdir kalabalık aileleri. Bizim ailede kalabalıktır ama herkesin evi, düzeni ayrı. Ama Ahmet Reşat'ın öylemi. Damatlar iç güvey.İki ayrı büyükanne. Düşünün artık. Büyükanne demişken; Saraylıhanım ve Neyir Hnım'ın kapışmalarını okurken çok güldüm. Hele Saraylıhanım'ın hırsız deyip Neyir Hanım'ı merdivenden itmesini okurken kahkahalar attım. Ama Sbahat'e de çok üzüldüm. Neden mi? Ermeni sevmek o devirde suç. Sabahat'e Ermeni olan Aram'a aşık. Bunu öğrenince Ahmet Reşat aldı tabancayı canına kıyacak. Yaaa!!! Hiç olur şey mi? Allah'tan damadı yetişti de ucuz kurtuldu. Tabii olan Sabahat'e oldu. Aram'dan ayrı ve uzak yaşamak zorunda kaldı. Ama madem onunla evlenemiyorum, kimseye de evlenmem o zaman dedi, gül gibi kız. Ahmet Reşat cephesinde en çok beni ters köşe eden olay Mahir'in ölümüydü. Yazar şak diye neden öldürdü o adamı bilmem.

  Gelelim Zeki Salih Beylere.. O da ailesiyle evini, yerini yurdunu bırakıp göç eden ailelerden. Ama o kolay
kolay alışamamış o günün şartlarına. Çok zorlanmış. Boşnak adetlerini öyle bir çırpıda atamamış üstünden. Onunda kendince kalabalık bir ailesi mevcut. Kızları, oğulları ve kitabın sonunda karısını aldattığını öğrendiğimiz damadı. (pislik herif!)

  Bu iki ailenin hayatlarının hikayenin neresinde kesiseceklerini gerçekten merek ediyordum ki solsun Reşat Bey'in torunu Sitare (ölen Mahir'in kızı) beni bu konuda aydınlattı. Salih Bey'in kimseyi beğenmez mühendis oğlu Muhittin bir görüşte aşık oldu kıza. Eh onlarda erdi muradına ne diyelim.

Kitabın sonuna doğru Atütk'ün öldüğü döneme ait bir bölüm de yer verilmişti. En çok o bölümü sevdim. Neden mi? Ölüm zamanı da olsa Atatürk'ten birşeyler okumak insana geçmişiyle ilgili değerlerini daha çok hatırlatıyor.

                  Alıntılar

''Biz koca bir ömrü beklemeye adamış insanlarız'' s/289

''Belki birlikte değiliz, yan yana değiliz ama aynı gökyüzünü görüyoruz...'' s/292

''-Hangi dünyada yaşıyorsun sen Muho?
-Temiz bir dünyada yaşamaya çalışıyorum abi.
 -Ama yaşadığın dünya pis!
 -Maalesef!''s/314

''-Bu ne Sitare
-Makarnaların piştiğini anlamak için, bir makarnayı duvara fırlat, yapışıyorsa makarna pişmiştir, dediler.
-Kim dedi?-Azra -Sitare, sen tencereyi olduğu gibi duvara çalmışsın.'' s/362 (Aman siz bunu denemeyin :)) 

''Kızım, bu gün gördüğün Fransız, İngiliz, İtalyan ve Yunan bayrakları, ben Ankara'ya ilk geldiğimde istasyon binasında asılıydılar. Ağlama, bak, o bayrakların yerine bizim bayrağımızı asan adamı, bugün düşmanları bile nasıl saygıyla, sevgiyle teşyi ediyorlar. Ağlama, iftihar et!''



LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...