Sayfalar

gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2015 Pazartesi

Eşekarısı Fabrikası, Iain Banks [Kitap Yorumu]


 Uzun zamandır baskısını aradığım fakat bulamadığım Eşekarısı Fabrikası Koridor Yayınları'ndan çıktığı gibi okumak için elime aldım bile. Nitekim elime almamla bitirip kenara koymam da bir oldu.

Kitap; ‘Çocuk ve şiddet romanları’ arasında sayılabilecek en önemli eserlerden biri. Aynı zamanda da en 'sertlerinden' biri. Bu kitabı okurken şok olma haline alışacaksınız.

Nasıl anlatayım bilmiyorum. Bazı kitaplara kurulan cümleler eksik kalır ya o durumdayım. Eşekarısı Fabrikası beni de tam manasıyla bitirdi diyebilirim.

Türü belki biraz gotik çokça da psikolojik gerilim, benim halimde şuan aynen öyle.

Şaşkınlık içerisindeyim. Böyle bir kurgu ile karşılaşmayı beklemiyordum.
Arka kapak yazısını okumuş olan herkes gibi bu roman Frank'ın hikayesi sandım. Onun yaptıkları ve ona yapılanlar... Ama bu hikaye Frank'ın tüm ailesini kapsıyor diyebilirim ve ailesinde tek bir normal insan da yok. Hepsi manyak. Zır deli...
Fakat bir anlamda da bizim gibi: Aldatılmış, yanlış yola saptırılmış, intikam peşinde koşsa da ideal şeyler için çırpınan. Evet bu biziz. Hepimiziz. Hepimizin öyküsüydü Eşekarisi Fabrikası.
Feminizm yanlısı, çarpık bir kitaptı belki...

Yazarın da dediği gibi; " Çocuklar da muhtemelen yetişkinler kadar şiddet düşüncesine yatkınlar; sadece bunları koyabilecekleri sofistike bir ahlaki çerçeveleri yok o kadar."
Aslında düşünüyorum da, bence yetişkinlerin de yok.

Eşekarisi Fabrikası herkesin okuması gereken bir kitap...

''Bir keresinde saatin bakır tonlarindaki her iki ziline birden birer eşekarisi bağlamıştım, sabahları saat çaldığında o küçük çekiç her ikisini de ezerek öldürüyordu.Ve bende alarm çalmadan uyanıp onları izliyordum.''

24 Mart 2015 Salı

Sessiz Kurban / Jane Casey [Kitap Yorumu]

  
  
Serinin üçüncü kitabından başlayan bir akıllı ben varımdır. Haliyle beklentimi de çok düşük tutmuştum. Cık cık cık. Kitabı çok beğeneceksiniiiz. :))


Polisiye - Gerilim türünde bir kitap olduğu için zaten serinin kaçıncı kitabından başlamışsınız fark etmiyor. İyiler aynı, kötüler farklı. Kurgu her kitapta bambaşka. Beklentinizi de düşük tutmayın çünkü Jane Casey'in kalemine bayılacaksınız.

Karakterleri çok iyi yansıtmış. Üstelik alışılmışın dışın da Meave Kerrigan dedektif veya komiser değil; bir memur. Polis memuru. Ayrıca Amerikalı bekliyordum İngiliz çıktılar. Kitap Londra ve çevresinde geçiyor. 

Lafın özü beni her konu da şaşırtan bir kitaptı. Kitabı da başından sonuna merakla ve heyecanla okudum. Kimi yer de sinir krizlerine girdim! Hep o Kennford yüzünden! Iııhhh gıcık herif, geber! :))

...Konuya girmeden önce ufacık bir şey daha söylemek istiyorum; kitabın baskı kalitesini çok beğendim. Böyle devam et Olimpos! Ayrıca kitap fiyatlarının oldukça arttığı şu günler de böyle sevilen ve takip edilen bir yazarın kitabının piyasa koşulları dikkate alınarak şişirilmemesi de ayrıca memnun etti. :)) ... Kitabın çevirisi ise güzeldi. Bir kaç yer gözüme takıldı [üvey yerine yarı kardeş yazılmış vb.] ama cümleler bütün ve anlaşılırdı o yüzden rahatsız etmedi açıkçası. Biz daha önce neler gördük. :))

Kitabın konusuna gelelim bakalım. :))

Kennford suçluları savunan, her şeyden önce paraya değer veren kadın düşkünü bir avukattır. [Kısaca adi herifin teki] Suç mahalli de onun evi. Karısı ve kızı kelimenin tam manasıyla vahşi bir şekilde katlediliyor. Ev de olan diğer kızının hiç bir şeyden haberi yok. Kennford ise sadece başına vurulmuş bir şekilde bulunuyor... Bir çok yer de kesin Kennford'un cinayetle bir alakası vardır ya da ölen o olsaymış diyecek noktaya geliyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz herifin ilk evliliğinden bir kızı daha çıkıyor! 

Bizim Kerrigan bir yandan bu soruşturmaya bakarken bir yandan da çete suçları ile ilgili bir cinayeti daha araştırıyor. Üstelik komiseri çete şuçlarıyla da bir ilgisi var ki size spoi yok; okuyan öğrenir millet. :))

Fakat ben ikilem de kaldım. Kerrigan'ın sadece memur oluşunu diğer kitaplardan alıştığımız biçimde okumadığım için hem beğendim; farklıydı. Hem de bir kadın olarak her yönden daha güçlü olması beklentisi içindeydim. Komiser, dedektif mi olmalıydı acaba diye sordum kendime. Sanırım bu konuda ne düşündüğüme ben kendimde karar veremedim. Okuyan beni daha iyi anlayacak. :))

Tavsiye eder miyim? Eveeet! :)):)):)) 




9 Mart 2015 Pazartesi

Hayat Dolu Kızlar, Lauren Beukes [Kitap Yorumu]



Söyleyebileceğim ilk şey; ilginç bir kitap olduğuydu. Farklı kitaplar okumayı seviyorum. Tekrara girmiyor. :))

Yazarın kalemi; kurgusu sebebiyle başlarda zorlayıcı olsa da kitap ilerledikçe diline alışıyorsun. Daha doğrusu olayı yavaş yavaş anlıyorsun.

Hayat Dolu Kızlar'ın hem polisiye-gerilim hem de fantastik yönü vardı. Zaman yolculuğu ile fantastik bir yön kazanan kitap, bu sayede daha da ilginç hale gelmiş. Kitapta ki betimlemeleri de başarılı buldum. Yazar karakterlerin duygularını biz okuyuculara yansıtabilmiş. Fakat kitap karakterlerin ağzından değil; üçüncü kişinin ağzından anlatımlı. bu da kitabın akıcılığını biraz zorluyordu...

Uzun zamandır da Feniks Yayınları'ndan kitap okumamıştım; kendilerini geliştirmişler. :)) Kitabın baskını çok beğendim. Kaliteli. Bu konuda aynen devam etmelerini dilerim; bir kaç yayınevi var, onlar gibi bozmasınlar. Ne de olsa bir okuyucuyu arka kapağını dahi okumaya çeken ilk şey; kapak görseli ve kalitesi... :))

***

Bu kitapta bir çok karakterin bölümü var. 1931'den, 1993'e kadar uzanıyor. Olaylar Harper ve Kirby'nin etrafında dönüyor. Diğer karakterler Harper'in cinayetlerine kurban giden kızlar. (Relax; spoi değil, merak etmeyin) Bir de Dan var; Kirby'e cinayetleri çözmesinde yardımcı olan kişi. Kirby mi kim? HArper'ın elinden kurtulabilen tek kız.

Harper, ucuz oteller de büyümüş, yetişkin hayatı boyunca barakalar da yaşamış bir adam. Tam bir cani. Yedisinde neyse yetmişinde de öyle biri; katil katil katil...
1931'de bir eve yerleşiyor. Evin kapısı ise çeşitli mekan ve zamana açılıyor. Evin tek isteği ise; yaşam enerjisi. Harper'ın cinayetlerinde ki kurbanların tek ortak noktası ise; kızların hayat dolu olması... İlginç değil mi? :))

Harper'ın Kirby ile ilk tanışması, Kirby; 6.5 yaşındayken oluyor. Daha sonra Kirby büyüdüğünde karşısına bir kez daha çıkıyor. Kirby bu karşılaşmadan boğazında bir çentik, bağırsakları karnından çıkmış, kucağında köpeği ile ayrılıyor... Harper onun öldüğünü sanıyor. Nefes alıp vermek yaşıyor demek için yeterli mi sizce?

Benim tüylerim diken diken oldu okurken.

Kirby, Harper'ın peşine düşüyor düşmesine de Harper onun yaşadığını öğrendikten sonra pek de aramasına gerek kalmayacak...

Soluksuz takip edeceğiniz bir roman; Hayat Dolu Kızlar. Psikopat katilleri okuyup, dehşete düşmeyi seven herkese tavsiye ederim; okusun.






•ALINTILAR•





4 Mart 2015 Çarşamba

Uyuyana Kadar / S.J.Watson (Yorum)




Gene bir gerilim polisiye romanını soluksuz okudum.

S.J.Watson'ın ilk romanı ''Uyuyana Kadar'' heyacanla okuduğum bir kitap oldu;bu yüzden Doğan Kitap'a teşekkür etmek istiyorum.

Uyuyana Kadar adlı eserdeki kahramanımız amnezi hastası Christine Lucas,her gün kendini yeni biri olaraka hiç birşey hatırlamadan uyanıyor.Geçmişi,yaşadığı yer,hayatı hakkında hiç birşey hatırlamıyor.Ve bunu hergün kısır döngü gibi yaşadığını düşünün.Gerçekten insan çıldırır.Ve etrafınızdaki insanların özellikle sizinle birlikte her sabah yanınızda kalkan birinin fotoğraflarla size açıklama yaparak geçmişinizi asize tanıtan eşiniz;ancak bir zaman sonra onunda sizden birşeyler sakladığını anlıyorsunuz.

Kitap çalan bir telefon le başlıyor.Kendisini Dr.Nash olarak tanıtan kişi Christine doktoru olduğunu iddia ediyor ve ona günlük tuttuğunu,günlüğün yerini ve ziyarette geleceğini söyler.Gün içerisinde doktoru ile diyalogları kocası ile arasında geçen diyaloglar,sorguladığı gerçekler....

Diğer okuduğum gerilim kitaplarından oldukça farklı bir gerilim kitabı.Sürükleyici,merak uyandırıcı ama en önemlisi umulmayan br sonla nihayete eren.

Eğer sizde farklı bir gerilim kitabı okumak isterseniz edebi kaygınız olmadan okuyabilirsiniz.

24 Aralık 2014 Çarşamba

Portobello Sokağı / Ruth Rendell (Yorum)

   Kesin birinin ahını aldım ben veya biri büyük beddua etti. Aklıma başka bir şey gelmiyor valla.
   Bu kitaba o kadar övgü yağdırıldığını görüp üzerine atlayan ve kitapta hayallerinin çöküşünü yaşayan masum blogger. Yani ben... Bu aralık ayı ne bahtsız geçti be kardeşim. Hani biri de çıkıp demiyor, almakla hata ettin bari okuma. O kitap sana göre değil diye. Yok yok üzerimde bir kötü bakış var benim. Bu kadar talihsiz olamam ben yaa :(

   Duydum sizi çok dertlendin dediniz dimi! Haksız değilim ama. Anlatımı dili, konu, konuya hakimiyet felan kötüydü ya. Bir ara ne okuyorum ben dedim. Allah'ım bunu bana dedirttin... Haa kitabı beğenenler varsa lütfen benimle iletişime geçsin. Zira düşüncelerini çok merak ediyorum vallahi.

   Hadi iki kelam da konuyu anlatayım. Artık ne anladıysam. Hikaye farklı yaşamları olan üç adamı konu alıyor. Ve bu adamların bir yerde hayatlarının nasıl kesiştiği. Biri babası tarafından istenmeyen bir evlat, biri bir hırsız ve diğeri de zengin bir adam. Tabi bu kişileri böyle kısa özetleyince bilindik geliyor ama karakterlerimizin kendine ait bazı özellikleri var. Mesela zengin olan Eugene, bağımlı gibi bir şey. Ama uyuşturucu değil. Şekere :D Ayy deli olacağım. Hani bildiğimiz draje şeker tarzı gibi bişe. Ya kim bu tarz şeyler bağımlı olabilir veya o düzeye gelebilir. Yazarı bu hayal dünyasından dolayı tebrik ederim. Nasıl bir dünyanız var bayan Rendell?

   Kitap adını nerden almış derseniz, hani bazı şehirlerde her türlü ihtiyacın satın alındığı cadde veya sokaklar vardır. Çarşı  gibi. Mesela Mersin de Pit Pazarı çarşısı, Adana da Çakmak Caddesi vs.. gibi. Portobello Sokağı da böyle. Her türlü dükkanın bulunduğu bir yer ve olaylar da bu sokakta.

   Neyse efenim konu bazı gelişmeler göstererek ilerliyor. Ama kasıyor insanı. Hadi bit artık dediğim çok zamanlar oldu. Bu birazda Doğan kitabın puntosundan kaynaklı sanırım. Ben alışmışım biraz daha iri puntoya. Okuması daha kolay. Doğan kitap sağolsun hiç vazgeçmiyor bu zorlu düzenden. Biraz okuru düşünelim lütfen, zaten kitaplarınız pahalı. Bir de okurken zorlanmayalım değil mi ama.

   Kendimi aralık ayının bahtsızı seçiyorum. Bu kadar vasat kitaplar üst üste kaç kişiyi bulurdu ki? Ehh ortada ben gibi biri varken başkasına ne hacet. Ama yok bu yorumdan sonra beni hiç bir zaman hayal kırıklığına uğratmayan bir yazardan kitap seçmeye kararlıyım. Bari kapanışı güzel yapalım. :D


22 Aralık 2014 Pazartesi

Hipnozcu / Lars Kepler (Yorum)

Pegasus Yayınevinden çıkan Hipnozcu'yu dün akşam itibariyle bitirmiş bulunmaktayım.
Lars Kepler'in yazdığı bu roman gerek yazı stili,gerek konusu,gerek kapak tasarımı gerçekten çok hoşuma gitti.
Öncelikle yazar hakkında size kısa bir bilgi vereyim.Lars Kepler diye bir yazar yok.Nasıl yani diyeceksiniz biliyorum,çünkü aynı tepkiyi bende verdim.Çiftimiz ayrı ayrı olarak aslında bir çok kitap yazmıştır Fakat Hipnozcu'da bir araya gelerek bu güzel kitabı yazdılar.Hipnozcu için bile yayınevine isimleri gizli olarak vermişlerdir.Daha sonra kitap çok satanlara girince deşifre olmak zorunda kaldılar.(Bence gayet hoş bir fikirmiş bu :) )

Gelgelelim kitabın konusuna;Stockholm'da bir aile vahşice öldürülmüş olarak bulunuyor.Aileden sadece evin tek erkek çocuğu Josef Ek kurtulmuştur fakat ağır yaralıdır.Cinayetin çözümlenmesi için Josef'in bilgilerine ihtiyaç vardır.Erik Maria Bark,ünlü bir hipnozcudur.Binbir zorlukla ikna edilip Josef'e hipnoz yapmayı kabul eder fakat duydukları karşında şok geçirir.Josef Ek,bir kaç hafta sonra hastaneden kaçar,fakat bu arada bir gün önce de Erik'in oğlu Benjamin bir gece yarısı evden kaçılır.Herkes Josef Ek'in kaçırdığını düşünürken aslında düşman  on sene yapılmış hipnoz grubundan biri olduğu ortaya çıkıyor.Birbiriyle ilişkileri yokmuş gibi görünse de aslında birbiriyle bağlantılı olduğunu romanın sonuna doğru anlıyorsunuz.Yazar, olayları çok güzel bir şekilde bağlamış.Psikolojiyle iç içe olan bu roman sık sık geçmişe dönmesni ve yaptıkları hataları gözden geçirmelerini sağlıyor.
Romanda bir çok mekan,yer,sokak,cadde isimleri görmeniz mümkün fakat İsveçce olduğu için bazen okumakta zorlandım.
Romanda dikkatimi çeken başka bir nokta ise Türk bir karakterin olması ve ayrıca Müslümanlara karşı saygılı davranması hoşuma gitti.
Kendisine bu nedenle teşekkür ederek başarılarının devamı dilerim...



19 Aralık 2014 Cuma

Marslı, Andy Weir [Kitap Yorumu]


Çok güzeldi kardeşiiim!

Heyecandan ne tırnakta oje kaldı, ne de tırnak. Kitap bittiğinde, iki parmağımın da aynı anda ağzımın içinde olduğunu yeni fark ettim. :)):)) [Kabul ediyorum; rezillik]
Tanrım. Tanrım. Tanrım. Çok iyiydi!

Bilim - kurgu türünde bir çok kitap olabilir ama ''Marslı'' konusuyla, çok sağlam bir şekilde eşsizler arasındaki yerini alıyor. Daha önce ne böyle bir kitap okudum ne de böyle bir konu duydum. Yazarın kalemi de oldukça başarılıydı.
Söylesenize; bu kitabı nasıl beğenmeyeyim? Elimden düşüremedim yahu.

Gerilim dolu, eğlenceli ve sürükleyiciydi...

2014'ün en iyi bilim - kurgu romanı seçilmesine hiç ama hiç şaşırmadım. Ayrıca bu kitabın İthaki Yayınları'ndan çıkmasına da çok sevindim. İçeriği kadar görünüşü de kaliteli bir kitaptı. Hele hele ben o kapak görseline bayıldım! Üstelik kapak fotoğrafı NASA'ya aitmiş. Kitabı okuduktan sonra baktım, görünce kahkahayı patlattım. [ Kitabı okumadan beni anlayamazsınız canım. Hıh B-) ] Çünkü kitabın konusu bizler için, bizler derken astronot olmayanlardan bahsediyorum... gerçekten olmuş ya da olabilecek gibiydi. Bir an durdum, kitabın sağına soluna bakıyorum; 'yaşanmış olaydır' yazısı var mı diye. Sonra saçmalama Ceren dedim. Bu olay gerçekten yaşanmış olsa, Dünya'da duyup, bilmeyen kalmazdı.

Var ya bu kitabın film uyarlaması tek kelimeyle olağanüstü olacak. Vizyona girmesini sabırsızlıkla bekliyorum. [25 Kasım 2015'de]

İki gündür ''Marslı'' aklımı başımdan aldı. 

Gelelim konusuna:
Ben aslında bir kitabı araştırıp, en ince ayrıntısına kadar içeriğini öğrenmeyi bırak, arka kapak yazısını bile okumam. Bilmeden başlayınca, daha heyecanlı oluyor. O yüzden söz, Marslı kitabından tek bir spoi bile vermeyeceğim. [ Bunun için nasıl kendimi tutmam gerekecek biliyor musunuz? Spoi almak kötüdür ama vermek çok eğlencelidir. :)) ] ... Evet:

Altı astronot, NASA tarafından keşif ve bilimsel amaçlı Mars'a yollanırlar. Sadece Mars'a gidiş bile, uzay gemisinde geçen bir on yedi aya falan denk geliyor. Gidiş, dönüş, Mars'ta geçen süre; milyar dolarlar demek...
Her neyse... Mars'a başarılı bir şekilde iniyorlar. Fakat bir anda olaylar gelişiyor. Fırtına sonucu, Mark'ın GDF kıyafetini, bir anten deliyor. Kıyafetin bütün yaşamsal göstergeleri sapıtıyor. O kadar bir an da oluyor ki, hepsi Mark'ın öldüğünü zannediyorlar. Fırtına sebebiyle acil Dünya'ya doğru kalkışta yapmaları lazım... Eee onlar da, Mark'ı öldü sanıp mekiği kalkışa geçiriyorlar.

Mars'ta bir insan. Dünya'dan kimsenin haberi yok... Su yok, yiyecek yok, hava yok. Atmosfer, basınç bile yok.

Ben o dakika ölmüştüm... Hiç acaba ben ne yapardım, nasıl yapardım diye düşünmedim. ''Aha, ben öldüm.'' Dedim. Bu kadar. :)) Fakat Mark'ta zeka var, inanç var ve etrafındaki milyar dolarlık aletleri kullanabilecek mühendislik yeteneği var.
Sidiği suya(H2O) çevirebilen bir makinesi, Yakıtın Hidrojen'ini(H) alıp, Oksijen(o2) ile birleştirip su elde edebilecek zeka ve daha da önemlisi yeteneği var. Var yani! Aklınıza geldi diyelim, kim becerebilir? Ki ben aklıma gelemeyecek o kadar çok şey okudum ki, nefesim kesildi! Hayretler içinde soludum resmen kitabı.
Yanında getirdiği Dünya toprağı ile patatesler sayesinde, Mars'ta tarla sahibi oluyor ya! Dünya toprağını, dışkısı ve Mars toprağı ile birleştirip bakterileri elde ediyor. Patatesleri ek, kısıtlı suyunu oraya harcayabilmek için kendini ikna et. Ve hiç bir makine bozulmadığı sürece... 4 yıl boyunca Ares 4'ü Mars'ta bekle.

Yemek tarifi verirmiş gibi oldum ama, aslında bu Mars'ta nasıl hayatta kalınacağının tarifi. :)):))

Bir çok şanssızlık yaşasa da [ki buna şanssızlıktan ziyade kabus demek lazım], iyi şeyler de olmuyor değil. NASA iki ayın ardından, uydular sayesinde onun sağ kaldığını anlıyorlar. Bütün Dünya bu haberle çalkalanıyor. O sırada Ares 3 yani Mark'ın ekibi hala uzay gemisinde, Dünya'ya dönüş yolculuğundalar.
NASA kısa sürede, gene milyarlar harcayarak basit bir mekik inşa ediyor. Mark, Ares 4'e kadar dayansın diye Uzay'a ikmal yollayacaklar. Fakat kalkış sırasında, mekik parçalanıyor. Bu olaydan sonra, Ares 3 NASA'dan habersiz gemiyi geri Mars'a döndürüyorlar! Şimdi ne var bunda diyebilirsiniz. Fakat Uzay gemisi üç yüz günlük yolculuk içinse onlar sekiz yüz güne çıkardılar. Ölmeleri muhtemel...

Şu astronotların hepsi de çılgın arkadaşım! :)):))

Bir sorun daha var. Mekik Mars'a iniş yapamaz. Mark'ı yukarıdan almaları lazım. Uzay boşluğundan... Mark'ın kendini yukarı fırlatması için gereken makine; MTA üç bin küsur kilometre uzakta. Mars'ta araba kullanmak mı dedi birisi? Yüz gün bir arabanın içinde kalmayı dene. Ama ah! Arabanın dışında hiç bir yerde soluyabileceği oksijen yok! Dışarıda hava -67'lerde... [Ben şu zamana kadar hayatta kalabilseydim şu nokta da ölürdüm ama Mark bu yahu! O başarır!]  Başarıyor da... Bu noktadan sonra Dünya'da işin içine yardım amaçlı Çin bile giriyor. Çin, Amerika ve NASA. Güzel bir birleşim. Yazardan bunu beklemiyordum açıkçası, hoş bir nokta olmuş. :))

Sonra ne mi oluyor? MTA çok ağır. Kendini nasıl fırlatacak? Mark, gereksiz bir çok aleti [başka nasıl ifade edeyim bilemedim.] MTA'dan söküyor. Bunlardan biri de gövdenin ön kısmı ve pencereler. O söktüğü yeri bir branda ile kapatıyor. Bir BRANDA! Bez parçası! BEZ! Kendinizi bir branda ile korunan, kocaman bir patlamanın içinde son hız uzaya fırlattığınızı düşünebiliyor musunuz? İşte ben o ara bir kaç tırnağımdan daha oluyordum!
Fırlatmadan önce Mark diyor ki; ''Zamanı gelmişti anasını satayım.'' Ben de cevaben şunu dedim; ''Sen gebermezsen ben heyecandan gebereceğim anasını satayım.''
:)):)):))

Sonra... Benden bu kadar. Merak eden alsın, okusun. :)):)):))

Can-ı gönülden tavsiye ederim!



18 Haziran 2014 Çarşamba

Travma / Agnes Hammer (Yorum)


Orijinal Adı: Dorfbeben
Sayfa Sayısı: 299
Yazar: Agnes Hammer
Goodreads Puanı: 4.20
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Kitap Temin: Kitap Sihirbazı

Bu güne kadar okuduğum en gereksiz kitaplar listesin de yerini aldı maalesef... Goodread puanına da çok güvenmiştim halbuki. Tabii bu kitabı almam da başımın etini yiyen biricik arkadaşıma buradan çok sevgilerimi gönderiyorum. Artık o anlar onu ne kadar sevdiğimi :D

Kısaca bahsetmeliyim sanırım kitaptan. Ama inanın ne anladığımı sorsanız bile size bönbön bakmaktan öteye geçemezdim. Ehh her şeyin bir ilki varmış ne yapalım...
.
Mattias işitsel yönüyle diğer insanlardan daha gelişmiş bir gençtir. Tıpkı teyzesi Lena gibi.
Normal insanları duyamayacakları sesteki sesleri duyup, bir çok ses arasından ayrım yapabiliyor. 
Bir ayin sırasında biri öldürülür ve katil tabii ki belirsizdir.

Lena işinden atılmasıyla -ki Lena'nın işi bu tip vakalarda polise yardımcı olmak- bu olayı çözmenin işine geri alınabileceğini düşünür. Mattias ile beraber yaparlar bunları. 
Bu arada şunu da belirteyim Mattias'ın arkadaşları ile berber bir müzik grubu vardır. Neden bilmiyorum zaten kitabın en az 150 sayfası bu müzik grubu ve grupta yapılan şarkılar üzerine yazılmış. 

Neyse efendim bu doğrultuda katilin peşine düşen Lena ve Mattias her ayrıntıyı kendilerince incelemeye başlarlar. Ta ki Lena bir kaza geçirip komalık olana kadar. Artık her şeyi çözmek Mattias'a kalır...

İki satır yorum yazmak bu kadar mı zormuş yahu....


Kitapla ve Hoşçakalın...



LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...