Sayfalar

Ailevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ailevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2015 Pazartesi

Senden Sonra, Emily Hope [Kitap Yorumu]



''Eğer değer verirsen incinirsin, insanlar incitir."


Kapağına vurulduğum...

❄
Yılbaşı akşamından önce okumalıyım dedim ve aldım elime, başladım okumaya. Saatler içinde de bitirdim. Sıcacık bir hikayeyi barındırıyor Senden Sonra.
Soluksuz okuyacağınız akıcı bir roman. Kah şaşırtacak kah ağlatacak ama sonunda hep bir tebessüm bırakacak...

❄

Alzhmeir hastalığı ile pençeleşen bir anne, hayattan darbe üzerine darbe yemiş genç bir kadın...

Umudunu yitirmişlerle, ikinci şanslara inanların romanıydı, Senden Sonra. Bir o kadar da yeni yıl ruhunu yansıtan...

''İnsanın yaşamında umut edeceği, tutunacağı bir şeyler olmalıydı, yoksa eğer bir bitkiden farklı kalmıyordu insanın.''

Ana karakterimiz Debbie. Kitap onun yaşadıklarını anlatıyor. Kitap ince bir de bu klasik aşk hikayesidir dedim beklentimi yüksek tutmadım ama okudukça yanıldığımı anladım. Karakterlerin hislerini öyle güzel yansıtmış ki yazar, hiç aceleye getirmeden; etkilenmemek elde değildi.
Debbie'nin üst üste yaşadıklarının teki benim başıma gelse yıkılırdım herhalde.

Spoi vermek istemiyorum. Kitabın konusu zaten arka kapak yazısında yer aldığı için yorumuma yazmayı sevmiyorum, biliyorsunuz. :) Fakat öyle yerler vardı ki, yürek burkan. Can acıtıcı... İncinmenize sebep olabilir. Başta da dedim ya, kah ağlayacaksınız kah gülümseyeceksiniz.
Fakat merak etmeyin kitabın sonunda mutlu sona kavuşacaksınız.

''Senden sonra hep çirkindim, bir daha güzel olamadım.''


❄Konusu❄


"Eğer değer verirsen incinirsin, insanlar incitir." Bir Noel günü savaşma ruhumu kaybettim ben, karanlığa hapsoldum. Senden sonra umut hep bir uhdeydi. Debbie'nin bir Noel günü verdiği karardan sonra bütün yaşamı hiç tahmin edemeyeceği bir biçimde değişmiştir; o günden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Bizi gerçekten biz yapan nedir? Yaşamayı tercih ettiklerimiz mi, ardımızda bıraktıklarımız mı? Yaşadığımız anlar mı, yoksa geride bırakmaya çalıştıklarımızın acısı mı? Senden Sonra pişmanlıkların, acının, hayal kırıklıklarının nasıl da insanın yaşamını gölgelediğinin hikâyesi…


23 Eylül 2015 Çarşamba

Kor Adası / Kimberley Freeman [Kitap Yorumu]


[Spoi İçerir]

Ailevi- dram ve geçmişle günümüzün birleşimi denilince favori yazarlarımdan biri Kimberley Freeman. Eşsiz bir anlatımı var. Kaleminin yanı sıra  kurgusu da her zaman ki gibi büyüleyiciydi. İnsan elinden bırakmak istemiyor.

Aşk, dram, öfke... Vicdan azabı, aile olmanın önemi ve kadının olmanın zorluğu. Kitap bir çok şeyi bir arada barındırıyordu. Kor Adası, her yönüyle zengin bir romandı ve Arkadya Yayınları'nın her zaman ki baskı kalitesi ile çevirmenin becerikliliğiyle de tadından yenilmez bir hale gelmişti. =)

Kor Adası'nda, yazımın başında da belirttiğim gibi geçmişle günümüzün kusursuz birleşimini okuyoruz. 1891 İngiltere'sin de kabul gibi bir hayat yaşayan Tilly ve 2012 yılında 'yazmakta sıkıntı çeken' ünlü yazar Nina. Ortak noktaları ise Avustralya; Kor Adası'nda ki malikane de yaşamış Elenor. Kafanız karıştı değil mi? Elenor kim dediniz bir an? =) Hemen anlatıyorum...

Tilly'nin hayatı hep zorluklarla geçiyor. 1891'de kadın olmak, üstelikte zengin bir kadın olmak zor. Çok zor. Büyük babasından başka kimsesi de yoksa hele... Büyük babası öldüğünde erkek olduğu için tüm zenginlik iğrenç bir akrabasına kalıyor. Kendisi ise pespembe hayallerle James diye biri ile evleniyor. Akrabası kadar iğrenç bir herif olamaz derken James'in gerçek yüzü ortaya çıkıyor. James, Tilly'nin elinde avucunda ne varsa alacak bir adam. Onu deli olduğuna inandırıp, tımarhaneye kapatmak isteyecek bir adam. Tabi tüm bunları da metresiyle planlayacak küçük bir adam... Pislik herif! Ama sonra bum! Öyle bir şey oluyor ki; Tilly vicdan azabı ile kendini oradan kaçarken buluyor. Nereye mi? Elbette Kor Adası'na. =)
Kor Adası'nda yerel cezaevi müdürünün kızı Elenor'a mürebbiyelik yapmaya başlıyor. Elenor'un babası Starling'e ise aşık olması kaçınılmazdı. =)

''Geçmişin bedelini ödemeden bir insanın geleceği olabilir mi?''

Tilly geçmişte bıraktığı sırlarla her gün vicdan azabı çekerken Starling ve kızıyla bir aile kurabilecek mi dersiniz?

2012 yılında Nina ise, yazar tıkanıklığı yaşadığı için Kor Adası'nda ki büyük büyükannesi Elenor'un malikanesine yerleşir. Orada hem yazmaya çalışacaktır. Hem de kalp kırıklığını hafifletecektir. Nasıl mı? Yeni bir aşk, yeni bir hayat, yeni bir sen =)=)=) [Şu yorumumu şarkı sözlerine de bağladım ya helal olsun bana, hangi kafadaysam. =)] Ah! Tabi Nina'nın da bir sırrı var... Çok satan romanlarını Elenor'un taslakları sayesinde yazmış olabilir.

İki değil aslında, üç ayrı hikaye. Zengin karakterler, duygusal anlar ve kadınların dayanışması. Müthiş bir kitaptı. 

Ben Kimberley Freeman'ın yeni romanını sabırsızlıkla bekliyorum. Size de Kor Adası'nı okumadıysanız yazarın diğer kitaplarını da tavsiye ederim. Bu yazarın kötü kitabı yok. =)


1 Mayıs 2015 Cuma

Sevginin Büyüsü, Beth Hoffman [Kitap Yorumu]

Beth Hoffman'ın adını daha önce duymamıştım. Fakat kitabın adı; Sevginin Büyüsü ve ön kapakta yer alan Kristin Hannah'ın övgüsü ile daha çıktığı ilk andan itibaren aklımı çelen bir kitaptı. Okuduktan sonra da kalbimi etkisi altına aldı. Bu yazarın yeni kitaplarını istiyorum...

Yazarın kalemi akıcı çevirisi ise dört dörtlük. Kurgu ise müthişti. Beni benden alan kurgusuydu. Ben duygusal bir insan değildim, neler oluyor? =) Gözlerimin yaşlarla dolduğu anlarda bile kendimi kahkaha atmaktan alamadığım yerler oldu. 


Sevginin Büyüsü ilk sayfasından son sayfasına kadar insanın içine işleyen bir kitaptı. Hayata tutunmanın hikayesiydi bu roman.

Kitap daha on iki yaşında ki Cecelia'nın ağzından anlatılıyor. Yaşı çok küçük olduğu için, bunun beni rahatsız edeceğini kitabın akıcılığını bozacağını düşünmüştüm. Fakat tek bir yer de bile onun yaşının küçüklüğünü hissetmedim. Çünkü yaşadıkları onu oldukça olgunlaştırmış. Hayata bakış açıcı çok farklı yönlerdendi. Hatta bir söz vardır, kitapta da geçen: Hayatın zorluklarını yenip hayatta kalabilen kadınlar daima güçlü ve güzeldir. CeeCee'de böyle bir kız işte. Küçük kadın; güçlü ve güzel. Yaşadığı tüm zorluklara rağmen kalbi tertemiz. 


Onun cesaretini ve karakterinin derinliğini soluksuz okuyacaksınız. Hüzünlenirken bile kitaptan keyif almamak imkansız.

Kitabın konusuna gelecek olursak; Cecelia yıllardır akıl sağlığı yerinden olmayan annesiyle yaşayan bir kızdır. Daha doğrusu küçük yaştan beri annesinin bakımını üstlenmiş. Babası ise sorumluluklarını yerine getirmeyen, iş bahanesiyle şehir şehir gezen bir adam. Hatta başka bir kadınla bile ilişkisi var. CeeCee on iki yaşına geldiğinde annesini kaybeder. Babası da onu hiç tanımadığı büyük teyzesine bırakır. 'Ne baba ama,' dediğinizi duyar gibiyim. Aslında çocuğu için yaptığı tek iyi şeydi belki de.


CeeCee'nin bir yandan babasına olan nefreti, annesinin ölmüş olduğu gerçeğini kabullenememesi... Kaldı ki onun ölümünü isteyen bir kızdı. Çünkü onun ölümü ile bir anlamda özgür kaldı. Bir yandan da hiç bilmediği yer de hiç tanımadığı insanlarla yaşamaya başlaması. Ben on iki yaşında ki Cecelia kadar ne cesaretli olabilirdim ne de dik durabilirdim. CeeCee'ye hayran kalmamak elde değil.

İşte sevginin Büyüsün'de yazar tüm bunları anlatıyor. kitapta geçen dostluğu şekilden şekle giren duygularla okuyorsun. Ben etkisinden hala çıkamadım.  

Tavsiye ederim, okuyun. Beğeneceksiniz. =)




26 Şubat 2015 Perşembe

Deniz Feneri Koyu, Kimberley Freeman [Kitap Yorumu]

Aslında benim için tek bir kelime yeter tüm kitabı anlatmaya; olağanüstüydü!

Günümüz ile geçmişi kusursuzca harmanlamış yazar. En sevdiğim türlerden biri epik fantastikse bir diğeri de bu; ailevi-dram. Hayata dair; her an kendimden bir parça bulabileceğim sayfalar arasında soluksuz gezindim. Kendimi kaptırmışım... Heyecan, hüzün, sevgi hatta dehşeti hissettim ben bu kitabı okurken.

Deniz fenerine sığınan iki kadının hikayesi gibi başlıyor her şey fakat Deniz Feneri Koyu'nda yazar öyle noktalara değinmiş ve her birini öyle gerçekçi ve dolu dolu anlatmış ki yazar! Dostluk, aşk, kardeşlik bağları... Bu bağlar birbirinden ne kadar uzaklaşsa da hiç kopmamış ve kopmayacak olmasının gerçeği.

Deniz Feneri Koyu; farklı yüz yılar da yaşamış iki kadının hikayesi...
Kitapta 1901 yılını Isabella'nın ağzından, 2011'i ise iki kız kardeşin; Libby ve Juliet'in ağzından okuyoruz.
Arada yüz yıl var ama bölüm geçişlerin de bir kez olsun kopukluk yaşamıyorsun. Kimberley Freeman, kafasında yarattığı kurguyu çok başarılı bir şekilde kağıda dökmüş.
1901 yılında zaman ve keder iyi niyetini tüketmiş bir kadındır Isabella. Çocuğunu kaybetmiş bir anne, cenazesine bile gitmesine yas tutmasına izin verilmemiş bir kadındır. O çok zengin kocası ve kocasının ailesi yüzünden, kendisi olmaktan çıkmış bir anlam da o ailenin gelini yerine malları olmuş. Öyle iğrenç bir adam ki Arthur! Midemi bulandırdı!
Kitap gemi de başlıyor... Isabella ve Arthur'un gemi de olmalarının sebebi ise kraliçe için yaptıkları parlamento asası. Arthur ve Isabella'nın babası kuyumcu. Asa da Arthur Winterbourne tarafından tasarlanıyor. Tasarladıkları arasında en değerli parça da bu asaymış. Arthur, asanın çalınmasından korktuğu için yanına Isabella'yı da alıp asa ile Sidney'e doğru yola çıkıyor. Fakat Isabella'nın aklında ki; Sidney'e vardıklarında kendini kaybettirmektir. Kaçıp, aşksız evlilikten kurtulmak, New York'da ki kardeşinin yanına sığınmak ister.
Kader... Gemi batar; tek kurtulan ise Isabella olur. Yanında asa ile birlikte üstelik. Fakat öyle bir yer vardı ki; Arthur'un öleceğini anladığı... Kendisi ile birlikte Isabella'yı da derinlere çekmek istedi, onu da öldürecekti! [Hayatta böyle iğrenç insanlar da var işte.] Neyse... Isabella küçük bir kasaba da deniz feneri ve onun bekçisine sığınır. :)) Mattheww; hayatta böyle erkekler de var mı bilmiyorum ama ona Isabella ile birlikte bende aşık oldum. O, o koyda aşkı ve özgürlüğü tatsa da kocasının ailesinin de asanın peşine düşeceğinin farkındadır. Nitekim öyle de oluyor...
2011 yılını ise Libby'nin ağzından okumaya başlıyoruz. Libby on iki yıldır sevdiği adamın; Mark'ın ölümünün yasını tutmaktadır. Fakat adamın yasını tutan bir karısı ile çocukları da var...
Mark bir Winterbourne'dür. Isabella ise Deniz Feneri Koyu'ndan doğup, büyümüştür.
Onun ölümünden sonra yirmi yıldır dönmeyeceğini söylediği o koya geri döner. Bir yandan Winterbourne ailesini ve batan gemiyi araştırırken bir yandan da yirmi yıldır konuşmadığı kız kardeşi ile barışmanın yollarını düşünmektedir. Fakat Juliet için Libby bir yabancı ondan önce de düşmanından başka bir şey değilmiş... 
İşte böyle... İki kadın; hayatı alt üst olmuş gene de pes etmemiş. Onların yolunu, mutluluğunu bulmalarını okuyorsun. O iki kadın gibi güçlü olabilmeyi diliyorsun.
Deniz Feneri Koyu, kitaplığımın en kıymetlilerinden biri artık. Çok sevdim, çok beğendim. 

Tavsiye ederim, okuyun. Okutun.

•ALINTILAR•






2 Aralık 2014 Salı

Pabucumun Ajanı#2 / Asude [Kitap Yorumu]


Pabucumun Ajanı (#2)... Ne ajan ama...
Ama... Ama ah o ne kitaptı! Ne kitap. :))

Bu, yazardan okuduğum üçüncü kitap. Hepsini ayrı ayrı çok beğendim. Fakat, hani artık bununla üç oldu ya; bende Asude'ci oldum sanırım.
Yeni kitabını sabırsızlıkla bekliyorum. Mesela Tekin Soyender'in hikayesi olabilir bu. Kıh kıh kıh :)):)):))

Evet... Öncelikle; ben kitabın kapağını çok sevdiğim. Çok şeker ve en önemlisi de serinin ilk kitabı ile tam bir uyum içerisinde. Devam kitabına ayrı bir isim vermek yerine Pabucumun Ajanı #2 denmesi de güzel olmuş bence. Zaten kitap tam manasıyla kaldığı yerden başlıyordu: Deniz; kafasında Bim poşeti, üstünde vasat pijamaları, ayağında pofuduk terlikleri... Trafiğin ortasında, Tuna ile dudak dudağa. :))

Serinin ilk kitabından hatırlarsınız bu kitap; küstah, Uranüslü, Kurumsal Kasıntı Tuna ile, çatlak ama bir o kadar da inatçı Deniz'in hikayesini anlatıyor.
Çit-lit tarzında bir roman olduğu için açıkçası, Pabucumun Ajanı#2'nin ilk kitabı kadar başaralı olamayacağını düşünüyordum. Fakat tamamiyle yanılmışım. Yazar kendini tekrar etmemiş, olaylar kaldığı yerden tam gaz devam ediyor. Kahkahlarla, soluksuz okuyup bitiriyorsun.

Kitapta öyle yerler var ki, beğenmemek elde değil...

Bir yer de Tuna dolaylı yoldan Deniz'e onu sevdiğini söylüyor. Deniz'de tabir şu; 'kuzen demek yerine annemin kız kardeşinin çocuğu diyor' ama seviyordur herhalde... Hahahyt. Kendine özgün işte...  Tuna onu tehdit ederken bie koruyan, kızarken bile önemsiyen bir karakter. Fakat Deniz içten içe kendisini sevdiğine bir türlü inanamıyor. O cümleyi açıkça duymak istiyor. Ondan sonra tek bir kelime ile birbirlerini anlıyorlar; 'Söyle.'
''Seni seviyorum.''
''Seni seviyorum.''
Sonra ikisi aynı anda fısıldıyorlar; ''Büsbütünüyle.''

Ayyşşhhh çok şekerler..!

Tabi kitap kıskanıp duracağımız bir aşktan ibaret de değildi. Deniz'in sözde Ajanlık mesleği, Aydan'ın gelişi ve okuması tam tapılası olan Yasemin ile Mert'in evliliğe uzanan hikayesi... 

Bir sonraki sayfayı her defasında istekle, merakla çeviriyorsun. Tabi sona yaklaştıkça bu istek biraz köreliyor. Kim sevdiği bir kitap bitsin ister ki. :)):))

Severek okuyacağınız bir seri daha, can-ı gönülden tavsiye ederim arkadaşlar.



9 Kasım 2014 Pazar

Canım Köpeğim / W. Bruce Cameron



Gerilim romanına başlamayı düşünüp kitaplığımın başına gidiyorum, 'Canım Köpeğim' kitabını alıp okumaya başlıyorum.
Ne tezat ama...
Ama...




Kitabı öyle çok beğendim ki! Sıcacık bir romandı. Okurken kitabı kapatıp kapatıp kapağına baktım. Kapaktaki köpek çoook şeker. Agucuk gugucuk diye garip garip seslerde çıkarmışım sanırım, eşim benle iki gündür dalga geçiyor. [Aman, hıh!] :)):))
Bir köpek annesi olarak hayvanları seviyorum. Onlarla ilgili kitapları okumayı da seviyorum. Elimde değil.
Canım Köpeğim bu yazarın kaleminden okuduğum üçüncü kitap. Gene elimden düşürmeden okudum. Yazarın kalemi akıcı. sevgi dolu... :)) İçten. Fakat bu roman okuduğum diğer iki kitabından daha farklıydı. Bir kere anlatım köpeğin değil, insanın (Josh) ağzından. Ve bir köpeğin varlığını bulma serüvenini değil, daha önce hiç köpek sahibi olmamış birinin yaşam amacını bulma serüvenini anlatıyor.

Kitap Josh ve mucizevi eseri sahip olmak zorunda kaldığı köpekleri çerçevesinde dönüyor. Josh sevgilisi tarafından başka biri için terk edilmiş olsa da onun fotoğraflarından şöminenin rafında resmen bir mabet kurmuş, ezik ezik yaşayan biri. [Salak :-X] Bir gün içerken dertleştiği biri kapısına bir köpekle geliyor... Lucy. Bir kaç günlüğüne bakmasını rica ediyor. Tabi bırak köpeğin dişi olduğunu hamile olduğunu bile söylemiyor... Böylece hiç köpek sahibi olmamış Josh'ımız, hamile bir köpekle baş başa kalıyor... Ah Lucy doğuruyor... Olaylar olaylar -size spoi yok... Ama ne olaylar. ;-)
Bir evde Josh, Lucy ve beş yavru! Beş!!! Üstelik biri doğuştan kör!!!
Ayyyyy muhteşem bir şey! Muh-te-şem!!! Kendi biricik köpeğime sadece sarılmak bile sıcacık bir duyguyken altı köpeğe sarılmak nasıl olur hayal dahi edemiyorum. Çok kıskandım seni Josh. :)):))

Josh çok zorluk çekiyor. Fakat zaman geçtikçe onlara bağlanıyor da. Bırakmak istemiyor... Hangi ''İNSAN'' bir hayvanın sevgisini kabul etmez, onu sevmez ki zaten?
İş yavruları yuvalandırmaya gelince ve Lucy'nin gerçek sahibi ortaya çıkınca hüzünlü bir hal alsa da... Kitabın öğütleyici bir yanı da vardı. Sonuçta kitap herkes için mutlu bir sonla bitiyor.

Bu sıcacık kitabı okumalısınız millet. Tavsiye ederim.


21 Ekim 2014 Salı

Öksüzler Treni, Christina Baker Kline [Kitap Yorumu]



Benim için bu kitabı anlatmaya tek bir kelime yeter: Mükemmeldi.
Öksüzler Treni daha çıktığı ilk andan itibaren adı ve kapağıyla dikkatimi çeken bir kitap olmuştu. Konusuna bile bakmadan ben bu kitabı okurum demiştim... Öyle de oldu. Yer içer gibi; bir günde bitti.

Belki duymuşsunuzdur; Öksüzler Treni 1850-1900lü yıllarda gerçekten var olmuş bir tren.
Bu trende yüz binlerce sahipsiz çocuk ''evlat edinilmeleri'' için kasaba kasaba gezdirilmişlerdir. Tabi işin aslı bu çocukların çoğu, sevgisiz ortamlarda, köle gibi çalıştırılmışlardır.
Tren bir istasyonda duruyor, kasaba halkı da onları inceliyor. Yemek, temizlik, dikiş hatta tarlalarda çalışmak için uygun olup olmadıklarına bakıyorlardı. Bedavaya köle seçebileceksen neden parayla işçi çalıştırasın ki... Üstelik aç bırakılıyorlar, dayak yiyorlar. Anlayacağınız küçücük yaşta ağır travmalar geçiriyorlar...

Şunları yazarken bile, o çocuklar için ruhum daralıyor... Yazık... 

İnsanların en çirkin hallerini görüp, bilerek büyümek... Hayata dair tek iyi bir şey bekleyemezsin bile.

*

Öksüzler Treni kitabı ise iki karakterin ağzından... Paralel bir hikaye... Vivian ve Molly... İki kimsesiz... Vivian 91 yaşında. O günümüzde Molly'e geçmişini anlatıyor. 1829 yılından 1943'e kadar 23 yıllık bir süre. Koskoca bir hayat. vivian o trenin öksüzlerinden.
Molly ise 2011'de 17 yaşında sorunlu bir genç. 
İkisinin yaşlarının arasında koskoca bir ömür de olsa, birbirlerinde çok şey buluyorlar. En önemlisi de birbirlerini anlıyorlar.
Vivian ona geçmişini anlatarak yardımcı oluyor. Molly ise o geçmişten bir çok şeyi tutup çıkartıyor. Bunlardan biri de Vivian'in 68 yaşındaki kızı... 
91 yaşında, 68 yaşındaki kızı ile ilk defa tanışıyor. Kaç kişinin kendi çocuğu ile tanışma hikayesi olur?


Yazar geçmiş ile geleceği birbirine öyle güzel yansıtmış ki... Kalemini çok çok beğendim.
Bir çok yerde duygusallaşıp, o kadar çok için ürperiyor ki. Anne- babanın, onların karşılıksız sevgilerinin kıymetini anlıyorsun. Biz onların sevgisi karşısında güvenmenin tanımını öğreniyoruz. Başkalarına güvenebilip, hayattan iyi şeyler isteyebiliyoruz...

*

Anlayacağınız size bir çok şey katabilecek bir kitap; Öksüzler Treni.
Beğenerek en önemlisi de severek okuyacaksınız.
Tavsiye ederim.



LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...